Yaratığın devasa bedeni, siyah suyun içine gömülürken çıkardığı o son, boğuk gluk sesi, Eski Sarnıç'ın katedrali andıran tavanında yankılanıp söndü. Geriye kalan tek şey, suyun yüzeyinde genişleyen yağlı, morumsu halkalar ve üç "Çırak"ın hızlı nefes alışverişleriydi.
Kael Vael'thra, Siyah Diş'i indirdi ama kınına sokmadı. Sağ kolundaki kaslar, az önceki "Sıkıştırma" vuruşunun artçı şokuyla ince ince titriyordu. Mehmed Arslan haklıydı; beden bir namluydu ve eğer barut (Tını) fazla gelirse, namlu ısınırdı. Kael'in bileğindeki damarlar hafifçe şişmiş, derisi ısınmıştı ama kemikleri sağlamdı. "Dengelenmiş Beden"i , bu fiziksel geri tepmeyi emmişti.
"Öldü mü?" diye sordu Sera, asasının ışığını suyun yüzeyine tutarak. Işık, suyun karanlığında kırılıyor, dibi göstermiyordu.
"Öldü," dedi Kael, gözlerini karanlık koridora, o yaratığın geldiği yere dikerek. "Çekirdeğini patlattım. Ama o sadece bir bekçi köpeğiydi. Zinciri tutan birisi olmalı."
Malik, Yerkıran'ı (Savaş Çekicini) omzuna yasladı. Yüzündeki terleri kolunun tersiyle sildi. "Daha derine mi iniyoruz Kaptan? Buranın havası... ciğerlerimi tırmalıyor."
Kael başını salladı. Havadaki o metalik, asidik koku –Kirli Tını– giderek yoğunlaşıyordu. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, omurgasının üzerinde soğuk, huzursuz bir yılan gibi kıpırdanıyordu. Mühür, ortamdaki bu doğal olmayan enerjiyi bir tehdit, bir "hastalık" olarak algılıyor ve Kael'in İç Örgüsünü (sinir sistemini) uyarıyordu.
"İzleri takip edeceğiz," dedi Kael. İskelenin üzerindeki mor, fosforlu sıvı damlalarını işaret etti. "Bu kan değil. Bu yakıt. Ve döküldüğü yere bakılırsa, kaynağa gidiyoruz."
Üç arkadaş, çürümüş ahşap iskelenin gıcırtıları eşliğinde sarnıcın kalbine doğru ilerlemeye başladılar.
Her adımda karanlık yoğunlaşıyor, Sera'nın ışığı sanki görünmez bir basınç altında büzülüyordu. Sarnıcın mimarisi değişmeye başladı. İmparatorluk döneminin zarif taş işçiliği, yerini kaba, aceleyle oyulmuş tünellere ve sonra tekrar devasa, dairesel bir ana salona bıraktı.
Ve sonunda, "Merkez"e ulaştılar.
Burası, Solgard'ın altındaki su şebekesinin kalbiydi. Devasa, kubbeli bir alan. Tavan o kadar yüksekti ki, karanlıkta kayboluyordu. Alanın ortasında, siyah suların çevrelediği dairesel bir taş platform vardı. Ve bu platforma giden tek yol, ince, korkuluksuz bir taş köprüydü.
Platformun ortasında, Halid'in bahsettiği o kadim kaide duruyordu.
"İşte orada," dedi Sera, fısıltıyla. "Mühür Taşı."
Ama yaklaştıklarında, Sera'nın umutlu sesi boğazında düğümlendi.
Kaide oradaydı, evet. Üzerindeki oymalar, kadim koruma rünleri hala seçilebiliyordu. Ama kaidenin tepesi... Tepesi paramparçaydı. Sanki devasa bir balyozla vurulmuş ya da içeriden dışarıya doğru patlamış gibi taşlar etrafa saçılmıştı.
Mühür Taşı yoktu.
Onun olması gereken yerde, taşın erimiş ve oyulmuş merkezinde, sadece koyu mor, dumanı tüten, yapışkan bir sıvı birikintisi kalmıştı.
Kael, taş köprünün üzerinden geçip platforma ulaştı. Yere çömeldi. Sağ elindeki eldiveni çıkardı ve parmaklarını kaidenin üzerindeki yanık izlerine yaklaştırdı ama dokunmadı.
Isı.
Taş hala sıcaktı.
"Taze," dedi Kael, ayağa fırlayarak. Gözleri (biri safir, diğeri erimiş altın) etrafı taramaya başladı. Aura Sezgisi ile gölgelerin içini delmeye çalışıyordu. "Çok taze. Buradalardı. Ya da..." Kael duraksadı. Sırtındaki Mühür aniden buz kesti. "...hala buradalar."
Malik, çekicini savunma pozisyonuna getirdi. "Neredeler Kaptan? Ben bir şey görmüyorum."
Kael, yerdeki izlere baktı. Asit damlaları kaidenin etrafında birikmişti ama oradan uzaklaşan bir ayak izi yoktu. Sadece... tek bir yöne doğru, gölgelerin en koyu olduğu sütunun dibine doğru uzanan, sanki kumaşın yere sürtünmesiyle oluşmuş ince bir iz.
"Sera, ışığı kapat," dedi Kael aniden.
"Ne? Ama o zaman göremeyiz!"
"Kapat!" diye tısladı Kael. "Biz onları göremiyoruz ama onlar bizi birer fener gibi izliyor."
Sera tereddütle asasını indirdi ve ışığı söndürdü.
Zifiri karanlık.
Sadece suyun damlama sesi. Şıp... Şıp...
Ve sonra, o sesin ritmini bozan başka bir ses.
Çıt... Çıt... Çıt...
Birisi, iki sert cismi birbirine vuruyordu. Ya da... elinde bir taşla oynuyordu.
Ses, platformun hemen arkasındaki devasa sütunun gölgesinden geliyordu.
Kael, karanlığın içinde sağ gözündeki altın irisle o noktaya odaklandı. Ve silueti gördü.
Uzun. İnce. Zarif.
Adam, karanlığın bir parçası gibiydi. Üzerinde vücudunu saran, hareketi kısıtlamayan koyu renkli, kaliteli deriden bir zırh vardı. Pelerini yoktu; bir suikastçı pelerin giymezdi, ses yapardı. Yüzü gölgedeydi ama duruşundaki o rahatlık, o ölümcül özgüven, Kael'in midesinde soğuk bir düğüm oluşturdu.
Adam, sütuna yaslanmış, elindeki küçük, parlayan bir nesneyi –Mühür Taşı'ndan koparılmış bir parçayı– havaya atıp tutuyordu.
"Bravo," dedi adam. Sesi, kadife kadar yumuşak ama bir ustura kadar keskindir. Sarnıcın akustiğinde yankılanmadı; doğrudan kulaklarının dibinde fısıldanmış gibi netti. "Işığı söndürmek... akıllıca. Çoğu acemi, karanlıktan korktuğu için ışığa sarılır ve hedef olur. Ama sen... sen karanlığı örtü olarak kullandın."
Adam, gölgeden yavaşça çıktı. Sarnıcın tavanındaki çatlaklardan sızan cılız ay ışığı, yüzünü aydınlattı.
Soluk, kemikli bir yüz. İnce, alaycı dudaklar. Ve gözler... Gözleri, Gri Vadi'nin sisi gibi donuk, ruhsuz bir griydi.
Riza.
Engerek'in sağ kolu. Gölge Hırsızı.
Malik bir adım öne çıktı, Kael ve Sera'yı arkasına aldı. "Kimsin sen?" diye gürledi.
Riza, Malik'e bakmadı bile. Bakışları Kael'in üzerindeydi. Elindeki taşı bir kez daha havaya attı, havada yakaladı ve avcunun içinde sıktı.
"Ah," dedi Riza, sahte bir hayal kırıklığıyla. "Tanışmıyor muyuz? Ben sizi tanıyorum oysa. Demirci'nin oğlu... İmparator'un süs bebeği..." Gözleri Kael'e kilitlendi. "...ve Anomali."
Kael, Siyah Diş'i sıkıca kavradı. Bu adam, sarnıcın girişindeki o akılsız yaratığa benzemiyordu. Bu adamın Kudreti (Aurası) yoktu; ya da o kadar iyi gizliyordu ki, Kael onu hissedemiyordu. Bu, çok daha tehlikeliydi.
"Taşı ver," dedi Kael. Sesi titrememesi için zorladı.
Riza güldü. Bu, neşeli bir gülüş değildi. Kuru yaprakların ezilmesi gibi bir sesti.
"Taşı mı istiyorsun?" Riza, elindeki parlayan parçayı onlara doğru uzattı, sonra aniden geri çekti. "Bu taş artık bir mühür değil çocuk. Bu bir anahtar. Ve biz kapıyı çoktan açtık."
Riza, yaslandığı sütundan ayrıldı ve onlara doğru yavaş, dans eder gibi adımlarla yürümeye başladı. Elini belindeki ince, iğne gibi sivri kılıcın (Rapier) kabzasına koydu.
"Halid..." dedi Riza, başını iki yana sallayarak. "Eski dostum gerçekten yaşlanmış. Benim peşime, beni durdurmak için... kreşini mi taktı? Bu ne kadar da... duygusal."
Malik, "Kreş mi?" diye hırlayarak çekicini kaldırdı. "Gel de sana kimin çocuk olduğunu göstereyim!"
"Malik, bekle!" diye uyardı Kael.
Ama geç kalmıştı.
Malik, Yerkıran'ı savurarak Riza'nın üzerine atıldı. Devasa çekiç havayı yararak indi. Eğer isabet etseydi, Riza'yı oracıkta ezerdi.
Ama isabet etmedi.
Riza, sanki rüzgardan yapılmış gibi, çekicin yörüngesinden milimetrik bir hareketle sıyrıldı. Malik'in çekici boşluğa vurdu ve taş zemini parçaladı.
ŞLAK.
Riza, Malik'in dengesini kaybettiği o salisede, ayağının ucuyla Malik'in diz kapağının arkasına vurdu.
Malik, tonlarca ağırlığındaki bir kule gibi dizlerinin üzerine çöktü.
Riza, hareketine devam ederek Malik'in sırtına bastı ve üzerinden atlayıp Kael ile Sera'nın karşısına dikildi. Hızı, gözle takip edilemeyecek kadar yüksekti. Bu bir büyü değildi; bu saf, işlenmiş, insan sınırlarını aşan bir fiziksel Kudret ve teknikti.
"Yavaş," dedi Riza, Kael'in burnunun ucunda durarak. Elindeki taşı Kael'in göğsüne hafifçe vurdu. "Çok yavaşsınız. Ve çok gürültülüsünüz."
Kael, kılıcını savurmak için hamle yaptı ama Riza çoktan geri çekilmişti. Aralarındaki mesafe açıldı.
"Burası bir oyun parkı değil çocuklar," dedi Riza, kılıcını kınından yavaşça, metalin metale sürtünmesinin o tehditkar şarkısını söyleterek çekerken. "Burası mezbaha. Ve siz de... maalesef menüdesiniz."
Riza, ince kılıcını Kael'e doğrulttu. Kılıcın ucu titsemiyordu.
"Şimdi," dedi Riza. "Bana o 'Analiz Refleksi'ni göster Anomali. Bakalım, beni okuyabilecek kadar hızlı mısın? Yoksa baban gibi... sadece bir hayal kırıklığı mısın?"
Sarnıcın sessizliği, yaklaşan çeliğin sesiyle yırtılmak üzereydi.
