Karanlık, sadece ışığın yokluğu değildi. Burada, Solgard'ın asırlar önce unutulmuş bağırsaklarında karanlık, fiziksel bir ağırlığa, ciğerlere dolan yapışkan bir maddeye dönüşmüştü.
Kael Vael'thra, elindeki Siyah Diş 'in kabzasını parmakları beyazlaşana kadar sıkıyordu. Sarnıcın ana salonundan ayrılıp, zemindeki o fosforlu mor asit izlerini takip ederek daha dar, daha basık tünellere girdikleri andan itibaren, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü çıldırmış gibiydi.
Omurgasının üzerindeki rünler, sönük bir kor gibi değil, derisinin altına bastırılan kızgın bir damga gibi yanıyordu. Bu acı, Kael'in kendi gücünü zorlamasından kaynaklanmıyordu. Bu, Mühür'ün dışarıdaki havaya verdiği "alerjik" bir tepkiydi.
"Burası..." diye fısıldadı Kael, duraksayarak. Boğazı kurumuştu. Maskesinin altından aldığı hava bile metalik ve kekremsiydi. "Burası hasta."
Sera, asasını biraz daha yukarı kaldırdı. Yaydığı ışık, normalde geniş bir alanı aydınlatmalıydı ama burada, sarnıcın nemli duvarları ışığı yutuyor, hapsediyordu. Işık huzmesi sadece birkaç adım ötesini, o da titrek bir şekilde gösterebiliyordu.
"Hasta derken?" diye sordu Sera, sesi tünelin akustiğinde boğuk çıktı.
"Tını," dedi Kael, boşluğa bakarak. Sağ gözündeki altın iris, karanlıkta kısılmıştı. Aura Sezgisi ile etrafı tarıyordu ama gördüğü şey doğal akışlar değildi. "Havadaki Tını (Mana) akışı... kırık. Sanki biri doğanın damarlarını kesmiş ve içine zehir enjekte etmiş gibi. Titreşimler yanlış. Çok... gürültülü."
Kael, elini nemli duvara koydu. Taşın soğukluğunu hissetti. Ama taşın içinde de o garip, titreşen "uğultu" vardı. Bu, Gri Vadi'deki laboratuvarda hissettiği o yapay, işlenmiş ve acı çektirilmiş enerjinin aynısıydı.
"Engerek," dedi Malik, Kael'in ne düşündüğünü anlayarak. Devasa çocuk, dar tünelde omuzlarını sürterek ilerliyordu. Yerkıran 'ı (Savaş Çekici) her an savurmaya hazır bir şekilde göğsünde tutuyordu. "O izler... O mor sıvı... Bunu daha önce görmüştük."
"Evet," dedi Kael. "Ama bu sefer atık değil. Bu sefer... kaynağa gidiyoruz."
İlerlemeye devam ettiler. Tünel, şehrin kanalizasyon sisteminden çok daha eski, İmparatorluk öncesi dönemden kalma bir mimariye sahipti. Duvarlardaki taş işçiliği kusursuzdu ama yüzyılların nemi ve yosunu, her şeyi kaygan, yeşil bir tabakayla kaplamıştı.
Yaklaşık yüz adım sonra, yolları devasa, paslanmış bir demir kapı ile kesildi.
Kapı, tünelin tüm genişliğini kaplıyordu. Üzerinde, hangi hanedana ait olduğu silinmiş kabartmalar vardı. Ancak asıl sorun, kapının kilit mekanizması veya menteşeleri değil; zamanın ve pasın metali tek bir kütle haline getirmiş olmasıydı.
Sera öne çıktı. "Belki pası çözebilirim," dedi, ışığını kapıya yaklaştırarak.
"Hayır," dedi Kael, onu omzundan tutup geri çekerek. "Büyü kullanma. Buradaki hava... o kadar yoğun ve kirli ki, senin saf ışığın bir kıvılcım etkisi yaratabilir. Buradaki Tını dengesiz. En ufak bir büyü, tavanı üzerimize çökertebilir veya içerideki gazı ateşleyebilir."
Malik öne çıktı. Kael'e baktı. Kael başıyla onayladı.
"Senin sıran Koca Adam," dedi Kael. "Büyü yok. Sadece kas."
Malik, çekicini yavaşça yere bıraktı. Kollarını esnetti. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o kirli havayı, karnındaki Aura Çekirdeği ne gönderdi. Oradaki biyolojik fırını, o yaşam ateşini harladı.
Bu bir büyü değildi. Malik'in gözleri parlamadı, etrafında renkli hareler oluşmadı. Sadece vücut ısısı arttı. Boynundaki damarlar, halat gibi şişti. Derisi, Kudret (Aura) akışıyla hafifçe koyulaştı, sertleşti. O artık etten değil, sıkıştırılmış topraktan ve demirden bir heykeldi.
Malik, devasa elleriyle kapının altındaki paslı boşluğu kavradı. Parmakları metale gömüldü.
"Hhhhrrrggghhh..."
Malik'in gırtlağından derin, hayvani bir hırıltı yükseldi. Bacaklarını açtı, botlarını zemindeki taşlara çiviledi. Sırt kasları, gömleğinin altında hareket eden kayalar gibi gerildi.
GIRÇÇÇ.
Yüzyıllardır kımıldamayan metal, Malik'in saf, kaba ve durdurulamaz Kudreti karşısında inledi. Pas, pul pul dökülmeye başladı.
Kael, Malik'in aurasını izledi. Sabit. Yoğun. Sarsılmaz. Kael'in aurası (Void) bir girdap gibi her şeyi yutarken, Malik'in aurası bir dağ gibi her şeye direniyordu.
GÜM.
Kapı, menteşelerinden değil, duvara bağlandığı taşlardan sökülerek yukarı doğru kalktı. Malik, tonlarca ağırlığındaki demir kütleyi göğüs hizasına kadar kaldırdı. Yüzü kıpkırmızıydı, alnından terler boşanıyordu ama kolları titrmiyordu.
"Geçin," dedi Malik, dişlerinin arasından. Sesi, üzerine düşen bir kayanın altından konuşuyormuş gibi boğuktu.
Kael ve Sera, Malik'in kaldırdığı kapının altından hızla geçtiler. Malik, onlar geçtikten sonra kapıyı yavaşça, kontrollü bir şekilde yere bıraktı. Yer sarsıldı.
"İyi misin?" diye sordu Sera, Malik'in tozlu yüzüne bakarak.
"Isınma turu," dedi Malik, nefesini düzenleyerek. Çekicini yerden aldı. "Babamın atölyesindeki örsler bundan ağırdı."
Kael gülümsedi. Malik'in bu fiziksel üstünlüğü, Kael'in manayı kullanamadığı (veya kullanmaması gereken) anlarda onların tek güvencesiydi.
Ancak kapının ardındaki manzara, gülümsemeyi Kael'in yüzünden sildi.
Burası bir tünel değildi. Burası, sarnıcın içine inşa edilmiş gizli bir rıhtımdı.
Siyah su, burada geniş bir havuz oluşturuyordu. Ve havuzun kenarında, tahtadan yapılmış iskeleler, kasalar ve... kafesler vardı.
Ama kafesler boştu.
Kael, iskeleye doğru yürüdü. Havadaki o "yanlış" koku, o Aether-Asidi ve çürümüş et kokusu burada o kadar yoğundu ki, Kael'in gözleri yaşardı. Sırtındaki Mühür, artık sızlamıyor, bir davul gibi omurgasını dövüyordu.
Tehdit. Yakın. Çok yakın.
"Kafesler..." dedi Sera, sesinde dehşetle. Bir kafesin yanına yaklaştı. Demir parmaklıklar, içeriden dışarıya doğru bükülmüştü. "Bunlar... insan boyunda."
"İnsanlar için değil," dedi Kael, yere eğilerek. İskelenin tahtaları üzerinde derin pençe izleri vardı. "İçeridekiler insanlıktan çıkmış şeylerdi. Gri Vadi'dekiler gibi. Ama daha büyük."
Kael, parmağını tahtanın üzerindeki ıslaklığa sürdü. Mor değil, siyahtı. Ve hala sıcaktı.
"Taze," dedi Kael, ayağa fırlayarak. Siyah Diş 'i çekti. Metalin kından çıkarken çıkardığı ses, sessizliği kesti. "Buradalar."
"Kim?" diye sordu Malik, çekicini kaldırarak.
"Bilmiyorum," dedi Kael, karanlığı tarayarak. "Ama yalnız değiliz. O taş çalınmadı. O taş, bir şeyi beslemek için kullanıldı."
Tam o sırada, suyun sakin yüzeyi bozuldu.
Bir dalga değil. Bir titreşim. Suyun altından gelen, derin, boğuk bir ses.
GLUK... GLUK...
Kael suya baktı. Sağ gözündeki altın iris, suyun karanlığını delip geçti. Aşağıda, derinlerde, soluk mavi bir ışık parlıyordu. Ama bu ışık sabit değildi. Hareket ediyordu. Ve yukarıya, onlara doğru geliyordu.
"Geri çekilin!" diye bağırdı Kael. "Sudan uzak durun!"
Ama geç kalmışlardı.
Su, bir volkan gibi patladı. Siyah, yağlı su kütlesi havaya savrulurken, içinden çıkan şey iskeleye, tam Malik'in önüne düştü.
Bu bir insan değildi. Bir canavar da değildi.
Bu, birleşimiydi.
Yaratığın derisi yoktu; kasları ve sinirleri açıkta, şeffaf, jelatinimsi bir zırhla kaplıydı. Kolları olması gereken yerde, kemikten yontulmuş, sarnıcın paslı demirleriyle güçlendirilmiş uzun tırpanlar vardı. Gözleri yoktu. Sadece, alnının ortasında, Kael'in çaldığını sandıkları o Mühür Taşı'nın bir parçası, bir kıymığı, ete gömülmüş halde mor bir ışıkla parlıyordu.
Yaratık, o taşı bir kalp, bir güç kaynağı olarak kullanıyordu.
"Kirli Mana..." dedi Kael, tiksintiyle. "Taşı parçalamışlar. Ve bu şeylere yedirmişler."
Yaratık, ağzı olmayan yüzünü onlara çevirdi. Ve bir çığlık attı.
Bu, ses telleriyle atılan bir çığlık değildi. Bu, Tını üzerinden yayılan, doğrudan zihne saldıran psişik bir şok dalgasıydı.
Sera elleriyle kulaklarını kapatıp dizlerinin üzerine çöktü. "Başım!"
Malik sendeledi, burnundan kan geldi.
Kael ise... Kael yerinden kıpırdamadı.
Sırtındaki Mühür, bu psişik saldırıyı bir "Yiyecek" olarak algıladı ve yuttu. Kael'in zihni berraktı.
"Malik! Sera'yı koru!" diye emretti Kael.
Kael, ileri atıldı.
Mehmed Arslan'ın dersi zihninde yankılandı: Sıkıştır.
Kael, Mühründen çok ince, jilet gibi keskin bir Tını ipliği çekti. Ama bunu vücuduna yaymadı. Bunu, Siyah Diş'in ucuna, metalin en sivri noktasına hapsetti.
"Patla," dedi Kael.
Ve kılıcını, yaratığın alnındaki o parlayan taşa doğru savurdu.
Bu bir düello değildi. Bu, namlunun ateşlenmesiydi.
