Solgard'ın sanayi bölgesinin üzerine çöken akşam karanlığı, bacalardan tüten yoğun is ve kükürt dumanıyla birleşerek gökyüzünü kirli bir mor renge boyamıştı. Kızıl Kule'nin metalik uğultusu arkalarında kalırken, Kael Vael'thra sağ elini açıp kapattı. Sera'nın Işık Tınısı ile onardığı parmağı hareket ediyordu ama kemiğin içinde hala o "patlama" anının hayalet sızısı, ince bir uyarı gibi dolaşıyordu.
Halid İbn Valyr, kule çıkışındaki kemerin altında, gölgelerin en koyu olduğu noktada onları bekliyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, sırtını soğuk tuğla duvara yaslamıştı. Çocukların yaklaştığını görmedi; hissetti.
Gölge Komutan'ın bakışları önce Kael'in eline, sonra gözlerine odaklandı.
"Tamir edilmiş," dedi Halid. Sesi, sanayi bölgesinin gürültüsünü bastıracak kadar tok ve netti. "Ama metal yorgunluğu diye bir şey vardır Anomali. Kırılan bir parça, ne kadar iyi kaynatılırsa kaynatılsın, bir dahaki sefere aynı yerden kopmaya meyillidir."
Kael, elini yumruk yapıp yanına indirdi. "Bir daha kırılmayacak," dedi. "Çünkü bir dahaki sefere namlu daha sağlam olacak."
Halid'in dudaklarında belli belirsiz, tehlikeli bir gülümseme oluştu. Mehmed'in dersinin yerine ulaştığını anlamıştı.
"Güzel," dedi Halid, duvardan ayrılarak. "Teori bitti. Mehmed sana nasıl patlayacağını öğretti. Ben ise sana nerede patlamaman gerektiğini öğreteceğim."
Malik, devasa omuzlarını esneterek öne çıktı. "Yine mi dayak yiyeceğiz Komutan? Yoksa bu sefer taş mı taşıyacağız?"
"Ne o ne de diğeri," dedi Halid. Ceketinin iç cebinden rulo yapılmış, mühürlü eski bir parşömen çıkardı. Parşömeni Kael'e fırlattı. Kael havada yakaladı. "Bu bir 'Saha Görevi'. Garnizonun dışına çıkıyorsunuz."
Sera heyecanla öne atıldı. "Şehir dışına mı? Kuzey Ormanları'na mı?"
"Hayır Prenses," dedi Halid, başıyla şehrin zeminini işaret ederek. "Şehrin altına. Bağırsaklarına."
Kael mührü kırdı ve haritayı açtı. Bu, Solgard'ın kanalizasyon ve su şebekesini gösteren eski, İmparatorluk döneminden kalma bir plandı. Haritanın üzerinde, şehrin en eski katmanında, kırmızı mürekkeple işaretlenmiş bir bölge vardı: Eski Sarnıç (The Old Cistern).
"Orası terk edildi sanıyordum," dedi Kael, haritayı incelerken.
"Terk edildi," diye onayladı Halid. "Yüzyıllar önce, Solgard'ın su ihtiyacını karşılayan ana damardı. Şimdi ise sadece sıçanların, pasın ve unutulmuş şeylerin yuvası. Ancak..." Halid duraksadı ve ciddileşti. "Orada, ana su bendini tutan kadim bir Mühür Taşı var. Rün Kulesi'ndeki sismograflar, son günlerde o bölgede hafif bir 'Tını Titreşimi' (Mana Resonance) tespit etti. Muhtemelen eskiyen bir rünün çatlaması ya da bir yeraltı çöküntüsü."
"Bizden ne istiyorsunuz?" diye sordu Malik.
"Gidin," dedi Halid. "Sarnıca inin. Mühür Taşı'nı bulun. Üzerindeki rünlerin hala parlayıp parlamadığını kontrol edin. Eğer çatlak varsa not alın. Eğer bir şey sızıyorsa... geri çekilin ve bana haber verin. Kahramanlık yok. Savaş yok. Sadece gözlem."
Kael, haritayı katlayıp cebine koydu. Bu görev kulağa basit geliyordu. Fazla basit. Halid İbn Valyr, öğrencilerine asla sadece "bakıp gelmeleri" için görev vermezdi. Mutlaka bir bit yeniği, bir test, gizli bir ders olmalıydı.
"Silahlar?" diye sordu Kael.
"Yanınızda olsun," dedi Halid. "Sarnıçta dev lağım fareleri ve belki birkaç kör yılan olabilir. Paslı demirlerin üzerinde yürürken tetanoz olmamaya çalışın yeter."
Halid arkasını döndü.
"Giriş, Doğu Pazarı'nın altındaki ana ızgarada. Sizi orada beklemeyeceğim. İşi bitirince Garnizon'a rapor verin. Ve Prenses..." Halid, Sera'ya soğuk bir bakış attı. "Elbisen kirlenecek. Şikayet etme."
--------------------------------------------------------------------------------
Yarım saat sonra, Doğu Pazarı'nın kapanmış tezgahlarının ve boş sokaklarının arasında, üç "Çırak" bir kanalizasyon ızgarasının başında duruyordu. Malik, insanüstü Kudretini (Aurasını) kullanarak ağır demir kapağı tek eliyle kaldırdı ve kenara koydu.
Aşağıdan yüzlerine vuran hava; soğuk, rutubetli ve çürümüş yosun kokuluydu.
"Harika," dedi Sera, burnunu tutarak. "Saray parfümlerinden sonra bu koku ciğerlerimi açacak."
"Önden ben giderim," dedi Malik, Yerkıran 'ı (Savaş Çekicini) sırtından alıp eline alarak. "Duvar benim."
Malik merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Metal basamaklar ağırlığı altında gıcırdadı. Sera, avcunda küçük, titrek bir ışık küresi oluşturarak onu takip etti.
Kael en son indi.
Aşağısı, yukarıdaki dünyadan tamamen kopuktu. Taş duvarlardan sızan suların sesi, sonsuz bir yankı oluşturuyordu. Zemin kaygandı. Kanalın ortasından akan siyah su, şehrin pisliğini taşıyarak derinlere, bilinmeze doğru akıyordu.
"Haritaya göre," dedi Kael, meşale yerine Sera'nın ışığını kullanarak haritayı aydınlatırken, "Kuzey tünelini takip edip ana rezervuara ulaşmalıyız. Yaklaşık iki bin adım."
Yürümeye başladılar.
Tünel genişti. İmparatorluğun eski mimarları, kanalizasyonu bile bir sanat eseri gibi inşa etmişlerdi. Kemerli tavanlar, sütunlar ve duvarlardaki silik kabartmalar, buranın bir zamanlar önemli bir yer olduğunu haykırıyordu. Ancak şimdi, her yer yapışkan, yeşil bir yosun tabakasıyla kaplıydı.
Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, tünele girdikleri andan itibaren hafifçe karıncalanmaya başlamıştı.
Bu bir acı değildi. Bir yanma da değildi. Sadece... bir farkındalıktı.
Mühür, havadaki Tını (Mana) yoğunluğunu tarıyordu. Buradaki hava, yukarıdaki gibi temiz değildi. Yoğundu. "Kirli"ydi. Yüzyıllardır biriken, akmayan, durağanlaşmış ve çürümeye yüz tutmuş bir mana tortusu vardı.
"Hissediyor musun Kaptan?" diye sordu Malik, sesini alçaltarak. Sesi tünelde boğuk çıkıyordu.
"Neyi?"
"Sessizliği," dedi Malik. "Fare yok. Böcek sesi yok. Su sesi dışında hiçbir şey yok. Halid Hoca fareler olacağını söylemişti."
Kael durdu. Sağ elini Siyah Diş 'in kabzasına götürdü.
Malik haklıydı. Sıçanlar, pisliğin olduğu her yerde olurdu. Eğer bir kanalizasyonda sıçan yoksa, bunun tek bir sebebi olabilirdi: Onları yiyen ya da korkutan daha büyük bir şeyin orada olması.
"Sera," dedi Kael. "Işığını biraz kıs. Çok parlıyoruz."
Sera, elindeki ışık küresini küçülttü. Tünel loşlaştı. Gölgeler uzadı.
"Korkuyor musunuz?" diye sordu Sera, sesi hafifçe titreyerek.
"Hayır," dedi Kael, gözlerini karanlığa dikerek. Sağ gözündeki altın iris, karanlıkta bir kedi gibi parlamaya başlamıştı. Aura Sezgisi (Halid'in gece eğitimleri) devreye girmişti. "Korkmuyoruz. Sadece... dikkat ediyoruz. Burası terk edilmiş gibi görünmüyor."
İlerlemeye devam ettiler.
Bin adım sonra, tünel devasa bir yeraltı salonuna açıldı.
Eski Sarnıç.
Burası, bir katedral kadar büyüktü. Tavanı karanlıkta kayboluyordu. Yüzlerce sütun, siyah, durgun bir su kütlesinin içinden yükseliyordu. Suyun üzerinde, çürümüş ahşap iskeleler ve taş yürüme yolları bir labirent gibi örülmüştü.
Ve salonun tam ortasında, suyun üzerindeki merkezi bir platformda, Halid'in bahsettiği Mühür Taşı duruyordu.
Ya da durması gerekiyordu.
Kael gözlerini kıstı. Platformun üzerindeki kaide... boştu.
Taş yoktu.
Ama kaidenin etrafında, taş zeminin üzerinde, karanlıkta bile seçilebilen, fosforlu mor renkte bir sıvı birikintisi vardı. Ve bu birikintiden, iskeleye doğru uzanan sürüklenme izleri...
"Kan mı?" diye sordu Malik, havayı koklayarak.
"Hayır," dedi Kael. Kokuyu tanıyordu. Gri Vadi'de, Engerek'in laboratuvarında aldığı o kimyasal, asidik, "yanlış" koku. "Bu kan değil. Bu... Aether-Asidi. Yapay Tını."
Kael, Siyah Diş'i kınından sessizce çekti. Metalin kından çıkarken çıkardığı o hafif hışşt sesi, sarnıcın sessizliğinde bir çığlık gibi yankılandı.
"Halid bizi buraya sadece kontrol etmeye göndermedi," dedi Kael. "Bizi buraya, burada olmaması gereken bir şeyi bulmaya gönderdi."
Sera, asasını kaldırdı. "Geri mi dönelim?"
"İzleri takip edeceğiz," dedi Kael. Mührü, sırtında ısınmaya başlamıştı. Tehdit yakındı. "Mühür Taşı çalınmış ya da parçalanmış. Bunu yapan her neyse... hala burada olabilir."
Üç arkadaş, paslı iskelenin üzerinde, o mor izleri takip ederek karanlığın kalbine doğru yürümeye başladılar. Güvenli test bitmişti. Sarnıcın sessizliği, avcının nefesini tutmasıydı.
Ve gölgelerin içinde, uzun, ince bir siluet, elindeki taşla oynayarak onların yaklaşmasını bekliyordu.
