Cherreads

Chapter 90 - NAMLUNUN TEORİSİ VE ŞİFANIN AĞIRLIĞI

Kızıl Kule'nin isli ve metal kokan havasında asılı kalan tek ses, Kael'in hırıltılı nefesi ve kırık parmağından yükselen incecik gri dumanın tıslamasıydı.

Kael, dizlerinin üzerindeydi. Sağ elini sol eliyle kavramış, göğsüne bastırıyordu. Orta parmağı, doğanın izin vermediği bir açıyla geriye bükülmüştü. Derisi, barut patlamış gibi kararmış, tırnağının altından sızan kan, metalik zemine tıp, tıp diye damlıyordu. Acı, keskin ve dürüsttü. Bu, Tını'nın (Mana) damarları içeriden yakarak verdiği o hasta edici "İçsel Yanık" değildi; bu, fiziğin ve basıncın kemiğe verdiği kaba bir cezaydı.

"Harika..." dedi Mehmed Arslan. Sesi, bir babanın şefkatinden ziyade, bir mühendisin başarılı bir yıkım testini izlerken duyduğu o soğuk tatmini taşıyıyordu. Kızıl Sultan, Kael'in tepesine dikildi. "Kemiğin sesi... Duyduğun o çatırtı, iradenin bedenini aştığı andır."

Sera, yaşadığı şoku üzerinden atarak ileri atıldı. "Kael!"

Genç kız, ipek eteklerini umursamadan Kael'in yanına, o kirli ve yağlı zemine diz çöktü. Kael'in elini tutmak için uzandığında tereddüt etti; parmak o kadar kötü görünüyordu ki, dokunursa kopacağından korktu.

"Dokun," dedi Kael, dişlerini sıkarak. Alnından soğuk terler boşanıyordu. "Koptu sanırım."

"Kopmadı," dedi Mehmed, arkadan bir paçavra ile elindeki isi silerken. "Sadece namlu şişti. Patlama içeride gerçekleştiği için doku travması var. İyileşmezse o parmağı keseriz, yerine demir bir kanca takarız. Daha kullanışlı olur."

Sera, Mehmed'e öldürücü bir bakış attı. O an, Prenses kimliğinden sıyrılmış, sadece arkadaşını korumak isteyen bir şifacıya dönüşmüştü.

"Kimse bir şey kesmeyecek," dedi Sera sertçe.

Sera, derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı ve merkezindeki o sıcak, parlak Tını kaynağına uzandı. Solgard'ın güneşi, onun damarlarında minik bir yankı gibi atıyordu.

"Kael," dedi fısıltıyla. "Mührüne söyle... beni içeri alsın."

Kael, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü'ne odaklandı. Normalde Mühür, dışarıdan gelen her türlü enerji akışını "İstila" olarak algılar ve Kael'in vücudunu korumak için o enerjiyi yutar veya geri püskürtürdü. Ama bu Sera'ydı. Işıktı. Ve Kael'in iradesi, Mühre şu emri verdi: Bu zehir değil. Bu ilaç. Kapıyı arala.

Sırtındaki rünler, tehditkar bir kızıllıkla değil, kabullenen, yumuşak bir titreşimle sızladı. Dost Filtresi devreye girdi

Sera, ellerini Kael'in kırık parmağının üzerine koydu.

"Işık: Hücresel Örgü (Cellular Weave)."

Sera'nın avuçlarından dökülen altın rengi ışık, Kael'in kararmış etine temas etti.

Bu, bir suyun toprağa sızması gibi değildi. Daha çok, sıcak bir metalin soğuk bir kalıba dökülmesi gibiydi. Kael'in sırtındaki Mühür, Sera'nın gönderdiği ışık enerjisini yakaladı, içindeki "Yabancı" imzayı temizledi ve onu saf bir onarım yakıtına dönüştürerek doğrudan parmağa yönlendirdi.

KÜT.

Kael'in parmağından boğuk bir kemik sesi geldi.

"Ahh!" Kael'in sırtı yay gibi gerildi.

Işık, kırık kemikleri zorla yerine itmiş, kopan lifleri birbirine bağlamıştı. Kael'in parmağındaki o siyah, yanık görüntü, sanki bir mürekkep lekesinin suyla temizlenmesi gibi solmaya başladı. Morluklar sarardı, sonra tamamen kayboldu. Şişlik indi.

Sera ellerini çektiğinde nefes nefese kalmıştı. Alnında bir damla ter birikmişti. Şifa büyüsü, savaş büyüsünden daha fazla odaklanma gerektiriyordu.

"Bitti," dedi Sera, yorgun bir gülümsemeyle.

Kael eline baktı. Parmağı tamamen iyileşmişti. Sadece derisinin üzerinde, yanığın olduğu yerde ince, gümüşi bir iz kalmıştı. Elini yumruk yaptı. Açtı. Hareket ediyordu.

"Teşekkürler," dedi Kael. Sesi hala acının tortusunu taşıyordu ama minnettardı.

Mehmed Arslan, bu sahneyi kollarını kavuşturmuş, ifadesiz bir yüzle izliyordu.

"Güzel gösteri," dedi Mehmed. "Prensesin ışığı seni yamadı. Ama savaş alanında yanında her zaman bir prenses olmayacak Anomali. Ve bir dahaki sefere parmağın değil, kolun patlarsa... ışık bile o kadar büyük bir deliği kapatamaz."

Mehmed, yerdeki patlamış hedef tahtasına yürüdü. Çeliğin ortasındaki o kusursuz, erimiş deliğe parmağını soktu.

"Buraya gel," diye emretti.

Kael ve Malik (ki o ana kadar sessizce, hayranlıkla izliyordu) Mehmed'in yanına gittiler.

"Bakın," dedi Mehmed. "Bir demir bilye. Değeri bir bakır bile etmez. Ama doğru basınçla (Sıkıştırma) fırlatıldığında, imparatorluk zırhını delip geçti. Neden?"

Kael, iyileşen parmağını ovuşturdu. "Çünkü enerjiyi yaymadım. Tek bir noktaya topladım."

"Hayır," dedi Mehmed sertçe. "Çünkü enerjiyi hapsedin. Enerji kaçmak istedi. Sen ona 'Hayır' dedin. Ve serbest bıraktığın an, o sıkışmışlık hissiyle, kaçabileceği tek yöne, ileriye doğru patladı."

Mehmed, Kael'e döndü ve işaret parmağını çocuğun göğsüne, kalbinin üzerine bastırdı.

"Senin sorunun Kael, kendini bir nehir yatağı sanman. Halid sana 'Akış'ı öğretti çünkü senin manasız olduğunu sanıyordu. Ama sen manasız değilsin. Sen, içinde okyanus taşıyan bir barajsın. Eğer o okyanusu (Tınıyı) incecik damarlarından bir nehir gibi akıtmaya çalışırsan, sürtünme seni yakar. Damarların o debiyi kaldıramaz."

Mehmed geri çekildi ve tezgahın üzerinden kalın, kısa bir demir boru aldı.

"Senin bedenin bu boru. İçindeki Tını ise barut. Eğer borunun çeperleri (Kudretin/Auran) inceyse ve içine çok fazla barut koyarsan ne olur?"

"Boru patlar," dedi Malik, cevabı bilmenin gururuyla.

"Aynen öyle," dedi Mehmed. Boruyu tezgaha fırlattı. ÇANG. "Senin parmağın o yüzden kırıldı. Manan çok güçlüydü, ama etin ve kemiğin (Namlu) o çıkış hızına dayanamadı. Geri tepti. Buna Geri Tepme Yasası (Recoil Law) diyoruz."

Kael, Siyah Diş'in kabzasına dokundu.

"Yani..." dedi Kael. "Kılıcımla bu tekniği yaparsam..."

"...kolun kopar," diye tamamladı Mehmed. "Dirseğinden itibaren. Kılıç fırlar, düşmanı deler geçer ama sen de tek kollu bir çöp olarak kalırsın. O yüzden..."

Mehmed, Kael'in gözlerinin içine, o biri mavi diğeri altın olan garip harelere baktı.

"Vücudunu güçlendireceksin. Halid'in sana yaptırdığı o hamallıklar, o koşular boşuna değildi. Kudret (Aura) , senin namlunun kalınlığıdır. Ne kadar çok fiziksel antrenman yaparsan, namlun o kadar kalınlaşır. Ve o kadar çok Tınıyı (Manayı) sıkıştırabilirsin."

Kızıl Sultan, arkasını döndü ve ocağın başına geçti. Dersi bitirmişti.

"Şimdi gidin. Halid sizi bekliyor. Size bir görev verecekmiş. Sanırım... namlunun sınırlarını test etme vakti geldi."

Kael, Malik ve Sera, Kızıl Kule'den çıktıklarında akşam olmuştu. Solgard'ın serin havası yüzlerine çarptı.

Kael sağ eline baktı. Parmağındaki o ince gümüş iz, ay ışığında parlıyordu.

"Acıyor mu?" diye sordu Sera.

"Hayır," dedi Kael. Yumruğunu sıktı. "Ama hatırlatıyor. Güç bedava değil Sera. Her patlamanın bir bedeli var."

Malik, devasa elini Kael'in omzuna koydu. "Merak etme Kaptan. Eğer kolun koparsa... seni ben taşırım."

Kael gülümsedi. Bu şaka değildi; Malik'in bunu yapacağını biliyordu.

"Gidelim," dedi Kael. "Halid bizi bekliyor. Ve Halid bekletilmeyi sevmez."

Şehrin altına, karanlık sarnıçlara doğru giden yol, önlerinde uzanıyordu. Ve Kael, artık sadece bir kılıç ustası olmadığını, yürüyen bir silah olduğunu biliyordu. Tek sorunu, tetiği her çektiğinde kendini de vurma ihtimaliydi.

More Chapters