Kızıl Kule'nin kalbindeki gürültü bir anlığına dindi. Mehmed Arslan'ın elindeki küçük, demir bilyeyi Kael'e uzatmasıyla, atölyedeki tüm çekiç sesleri ve buhar tıslamaları sanki bu anın ağırlığı altında ezilerek susmuştu.
Kael, bilyeyi aldı. Soğuktu. Ağır ve pürüzsüzdü. Bir silah değildi. Bir mühimmat bile sayılmazdı. Çocukların sokakta oynadığı basit bir demir misketti.
"Bana top vermeyecek misin?" diye sordu Kael, şüpheyle. Gözleri (biri mavi, diğeri altın) etraftaki devasa namlulara ve barut fıçılarına kaydı. "Bununla ne yapabilirim?"
Mehmed, isli sakalını sıvazladı ve Kael'in üzerine eğildi. Isı yayan vücudu bir fırın gibiydi. "Top sensin evlat," dedi Kızıl Sultan. "O gördüğün metal borular sadece birer araç. Asıl silah, patlamayı yönlendiren iradedir."
Mehmed, Kael'in elini tuttu ve parmaklarını bilyenin üzerine kapattı. "Halid sana ne öğretti? Akışı mı? Suyun yolunu bulmasını mı? Yanlış. Senin sorunun su değil Kael. Senin sorunun, içindeki okyanusun (Tını) asidik olması. Eğer onu damarlarından bir nehir gibi akıtmaya çalışırsan..." Mehmed, Kael'in kolundaki sargılı, yanık izleriyle dolu damarları işaret etti. "...yatağını yakar. Kendi bedenini çürütürsün."
Kael yutkundu. Mahzende hissettiği o yanma hissi aklına geldi. "Ne yapmalıyım?"
"Akıtma," dedi Mehmed sertçe. "Biriktir. Sıkıştır."
Mehmed geri çekildi ve elli adım ötedeki kalın, çelikle güçlendirilmiş hedef tahtasını gösterdi. "Mananı (Tınıyı) kolundan geçirme. Onu, sadece ve sadece işaret parmağının ucunda, tırnağının altında topla. Bir barajın arkasında biriken su gibi değil... Kapalı bir kutuda sıkışan barut gibi."
Kael bilyeyi başparmağı ile orta parmağının arasına sıkıştırdı. Klasik bir misket atış pozisyonuydu bu. Derin bir nefes aldı. Sırtındaki Mühür sızladı. İçindeki okyanus, alışkanlıkla koluna hücum etmek, akmak istedi. Hayır, dedi Kael zihnine. Akma. Dur.
Enerjiyi çağırdı ama onu serbest bırakmadı. Tınıyı sağ elinin orta parmağının ucuna, o minicik noktaya hapsetti. Hissiyat korkunçtu. Parmak ucu zonklamaya başladı. Sanki parmağının içine kızgın bir iğne batırılıyordu. Derisi gerildi. Tını, çıkmak için çırpınıyor, Kael ise iradesiyle (Kudret) onu orada tutuyordu. Basınç artıyordu.
"Daha fazla," diye fısıldadı Mehmed, Kael'in titreyen elini izlerken. "Daha fazla basınç. Parmağının patlayacağını hissetmelisin."
Sera, korkuyla ağzını kapattı. Malik ise gözlerini kırpmadan izliyordu. Kael'in parmak ucu morarmaya başladı. Enerji o kadar yoğunlaşmıştı ki, parmağının etrafındaki hava bükülüyor, cızırdıyordu.
"Şimdi!" diye bağırdı Mehmed. "Tetiği çek!"
Kael, orta parmağını serbest bıraktı. Bu, bir misket atışı değildi. Parmağı bilyeye çarptığı o mikroskobik anda, parmak ucunda biriktirdiği tüm o sıkışmış Tını, fiziksel bir temasla serbest kaldı.
"Basınç Patlaması" (Impact Blast).
GÜMMM!
Ses, atölyede bir topun patlaması gibi yankılandı. Kael bilyeyi göremedi bile. Sadece elinden çıkan gri bir duman halkası ve karşıdaki çelik hedefin merkezinde aniden beliren, kenarları içeri doğru bükülmüş, dumanı tüten o delik göründü. Bilye, çeliği delip geçmiş, arkasındaki taş duvara gömülmüştü. Duvar çatlamış, tozlar dökülüyordu.
Sera çığlık attı. Malik, "Vay canına!" diye bağırdı. Ama Kael zafer kutlamıyordu. Kael, acıyla inleyerek dizlerinin üzerine çöktü ve sağ elini tuttu.
"Ahhh!" Elinden dumanlar tütüyordu. Orta parmağı, geriye doğru anormal bir açıyla bükülmüştü. Kırılmıştı. Parmağının ucu, barut patlamış gibi simsiyahtı ve tırnağı çatlamıştı. Derisi, o ani basınç boşalmasıyla yırtılmış, kan sızıyordu.
Mehmed Arslan, kahkahalarla gülerek Kael'in yanına geldi. Bu zalimce bir gülüş değil, bir mühendisin test sonucundan duyduğu memnuniyetti. "Gördün mü?" dedi Mehmed, Kael'in dumanı tüten, kırık parmağına bakarak. "Ses duvarını aştın evlat. O bilye bir mermi gibi gitti."
Kael, acıdan yaşaran gözleriyle Mehmed'e baktı. "Parmağım..." dedi tıslayarak. "Kırıldı."
Mehmed omuz silkti. Cebinden kirli bir sargı bezi çıkarıp Kael'e attı. "Namlu sağlam değilse," dedi Kızıl Sultan, sesini alçaltarak, "barut seni patlatır demiştim. Senin 'Namlu'n (Bedenin, Kudretin) henüz o basıncı kaldıracak kadar çelikleşmemiş. Kemiğin, patlamanın geri tepmesine dayanamadı."
Mehmed, Kael'in sağlam olan sol omzunu sıktı. "Buna 'Geri Tepme' (Recoil) denir. Manayı akıtırsan damarların yanar. Sıkıştırırsan kemiklerin kırılır. Seçim senin Anomali: Ya yavaş yavaş zehirlenirsin ya da kendini bir silah gibi kullanıp her atışta biraz hasar alırsın."
Kael, titreyen eliyle sargı bezini aldı ve kırık parmağını sarmaya başladı. Acı keskindi ama zihnindeki o bulanıklık gitmişti. Damarlarında o hasta edici yanma yoktu. Sadece... fiziksel, dürüst bir kemik acısı vardı. Hedefe baktı. Delinmiş çeliğe. Bir misketle bunu yapmıştı.
"Değer," dedi Kael, kendi kendine. Dişlerini sıktı ve parmağını yerine oturttu. Küt. Acıyla nefesi kesildi ama gözlerindeki o altın parıltı sönmedi. "Değer."
Mehmed sırıttı. "Güzel. O zaman sar o parmağı. Sırada diğer dokuz parmağın var."
Kızıl Kule'nin dumanları arasında, Kael Vael'thra büyücü olmayı tamamen bıraktı. O gün, bedenin bir tapınak değil, bir mühimmat deposu olduğunu öğrendi. Ve her atışın bir bedeli vardı
