Vael'thra Malikanesi'nin yüksek pencerelerinden sızan sabah güneşi, Kael'in yüzüne vurduğunda, genç çocuk hayatında nadir rastladığım bir huzurla değil, vücudundaki ağrılarla uyandı.
Dün geceki mahzen faciası, fiziksel sınırlarını zorlamıştı. Ama zihnindeki asıl işkence, o paslı demir parçasını kullanmak zorunda kalmasıdır. Yetersizlik hissi, midesinde ekşi bir tat bırakmıştı.
Kael yataktan kalktı ve doğrudan odasının köşesindeki silah standına yürüdü. Orada, siyah kadife bir örtünün üzerinde, mat ve ışıksız duran iki kavisli kılıç onu bekliyordu. Siyah Diş (Blackfang) ve ikizi Gölge Pençesi. Kael, parmaklarını soğuk kabzaların üzerinde gezdirdi. Metal, sahibinin dokunuşunu tanıyarak hafifçe titreşti. Bu bir büyü değil, Kara Cevher (Nyx-Iron) 'in kan hafızasıydı.
"Dün gece yanımda değildiniz," diye fısıldadı Kael, kılıçları belindeki özel deri kayışlara takarken. "Bir daha asla hazırlıksız yakalanmayacağım. Paslı demirlerle boğuşmak yok."
Üzerine Halid'in onayladığı, hareketi kısıtlamayan koyu gri, hafif zırhlı tuniğini giydi. Kılıçları sırtına değil, beline, "Mantis" stili çekişe uygun şekilde ters astı. Aynaya baktı. Dünkü çaresiz çocuk gitmişti. Şimdi karşısında, belinde dişleri olan, gözleri (biri mavi, diğeri altın) savaşa hazır bir "Çırak" duruyordu.
Barut Kokulu Kahvaltı
Aşağı indiğinde, evin kahyası Thomas onu karşıladı. "Günaydın Efendim. Kahvaltı hazır. Ve... Malik Efendi yine kapıda bekliyor." "İçeri al," dedi Kael, merdivenleri hızla inerken. "Ona söyle, eğer girmezse kahvaltısını bahçe duvarına fırlatırım."
Birkaç dakika sonra Malik, mutfak kapısından devasa cüssesiyle içeri süzüldü. Üstü başı temizdi (annesinin zoruyla yıkandığı belliydi) ve sırtında o kaba, ağır demir balyozu asılıydı. "Günaydın Kaptan!" dedi Malik, masadaki sosislere gözleri parlayarak bakarken. "Silahlarını almışsın." "Aldım," dedi Kael, masaya oturup kılıçlarını yanına, sandalyeye dayarken. "Halid Hoca haklıydı. Dün gece o paslı hurdayla savaşırken kolumun titrediğini görmüş. Sorun kılıçta değil Malik. Sorun bende. Enerjiyi kılıca aktarırken... akıtıyorum. Ama patlatamıyorum."
Kael, elindeki çatalı sıktı. "Bugün gideceğimiz adam... Mehmed Arslan. Nam-ı diğer Kızıl Sultan." Malik ağzındaki ekmeği yutarken duraksadı. "Şu Topçu Kulesi'ndeki deli adam mı? Hani sarayın duvarlarını 'yanlışlıkla' patlatan?" "Evet," dedi Kael. "O adam büyücü değil. O bir mühendis. Ve bana manayı nasıl bir 'Barut' gibi sıkıştıracağımı öğretecek."
İstenmeyen Misafir
Kahvaltıdan sonra, karınları tok ve zihinleri (kısmen) açık bir şekilde malikaneden çıktılar. Hedefleri, Şehrin doğu kanadındaki askeri bölge, Garnizon'un en yüksek ve bacalarından sürekli renkli dumanlar tüten yapısı olan Kızıl Kule idi.
Ancak daha avludan çıkmadan, çakıllı yolda tekerlek sesleri duyuldu. İmparatorluk armalı, perdeleri kapalı, şık bir at arabası Kael ve Malik'in yolunu kesti. Araba durdu. Kapı açıldı.
İçinden, kusursuz bir şekilde taranmış platin sarısı saçları, tertemiz ve (Kael'in zevkine göre fazla) süslü, beyaz-gümüş detaylı bir hafif zırh giymiş olan Sera Lyvannis indi. Belinde ince, zarif bir epe (rapier) asılıydı.
Kael durdu. Derin, bıkkın bir nefes verdi. "Of..." Bu ses, bir saygısızlık değil, saf bir yorgunluk ifadesiydi. Dün geceki o dramatik sahne, İmparator'un azarlaması, Sera'nın ağlaması... Kael'in şu an ihtiyacı olan son şey daha fazla saray dramasıydı.
Malik ise hemen toparlandı, hafifçe eğilerek selam verdi. "Prensesim." Sera, Malik'e nazikçe, biraz da mahcup bir şekilde gülümsedi. Sonra gözlerini Kael'e dikti. O eski mağrur prenses gitmiş, yerine inatçı, gözleri hafifçe şişmiş ama kararlı bir kız çocuğu gelmişti.
"Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu Sera. "Eğitime," dedi Kael, adımını yavaşlatmadan yanından geçmeye çalışarak. "Senin yerin değil Sera. Saraya dön. Dün gece yeterince macera yaşadın."
Sera, hızlı bir adımla Kael'in önüne geçti. "Babam gönderdi," dedi. Kael durdu. "Ne?" "Babam," diye tekrarladı Sera, çenesini dikleştirerek. "Bu sabah odama geldi. 'Eğer o çukurda ölmemeyi başardıysan, belki de yaşamayı öğrenme vaktin gelmiştir' dedi. Ve beni sizinle birlikte Halid'in, oradan da Mehmed'in yanına gönderdi."
Kael, Sera'nın gözlerinin içine baktı. Yalan söylemiyordu. Valdrin'in tarzı buydu: Kızını korumak için kafese kapatmaz, onu kurtların arasına atıp dişlerinin çıkmasını beklerdi. "Yapamazsın," dedi Kael acımasızca. "Mehmed Arslan... O adam narin ışık oyunlarını sevmez Sera. O adam patlama sever, gürültü sever, is sever. Senin o porselen yapın, o kulenin dumanında kararır."
Sera'nın gözleri doldu ama geri adım atmadı. Elini belindeki ince kılıcın kabzasına koydu. "Dün gece..." dedi Sera, sesi titreyerek. "Dün gece siz olmasaydınız ölecektim. Babam haklıydı. Ben bir yüküm. Ama Kael... eğer şimdi geri dönersem, hep yük olarak kalacağım."
Sera bir adım yaklaştı. "Senin gibi güçlü değilim. Malik gibi dayanıklı da değilim. Ama ben de 'Denge'nin bir parçasıyım, öyle dememiş miydin? Işık olmadan gölge olmaz."
Kael, Sera'nın gözlerindeki o inatçı parıltıya baktı. Dün geceki korkak kız gitmiş, yerine gururu kırılmış ama onarılmak isteyen bir savaşçı adayı gelmişti. Kael, Malik'e baktı. Malik omuz silkti, "Kaptan, imparatorun emri..." der gibi baktı.
Kael tekrar Sera'ya döndü. "Bunu babana kanıtlamak için yapıyorsun," dedi soğukça. "Hayatta kalmak için değil. Ve bu niyet, Mehmed'in kulesinde seni yakar." Sera cevap vermedi. Sadece bekledi.
"Gel o zaman," dedi Kael, arkasını dönüp yürümeye başlarken. Elini belindeki Siyah Diş'in kabzasına koydu. "Ama ayağına takılırsan seni kaldırmam. Dün gece o hakkını kullandın."
Sera derin bir nefes aldı ve Malik'in yanına geçti. Üç çocuk –biri öfkeli bir gölge, biri sadık bir duvar, biri inatçı bir ışık– Solgard'ın kalabalık sokaklarında, şehrin duman tüten sanayi bölgesine doğru yürümeye başladılar.
Kael biliyordu ki, gittikleri yerde onları bekleyen şey, Halid'in sopalarından çok daha gürültülü olacaktı. Kızıl Sultan, bedeni bir silah, iradeyi ise barut olarak kullanırdı. Ve barut, hata affetmezdi.
Solgard'ın zarif beyaz mermerleri ve altın işlemeli kubbeleri, arkalarında kalan bir serap gibi silikleşmişti. Şehrin doğu kanadına, Dumanlı Halka (The Smog Ring) olarak bilinen sanayi bölgesine girdiklerinde, gökyüzünün rengi bile değişmişti. Güneş, burada tepede parlayan bir altın değil, kalın bir is tabakasının ardında boğulmuş, hasta ve kızıl bir gözdü.
Hava, çiçek ve deniz kokmuyordu. Genzi yakan kükürt, dövülen demirin o metalik tadı ve soğutma sularından yükselen yoğun buharın nemi birbirine karışmıştı.
Sera Lyvannis, burnunu narin, dantelli mendiliyle kapatmıştı ama öksürmemek için kendini zor tutuyordu. Beyaz-gümüş işlemeli zırhı ve tertemiz pelerini, bu isli dünyanın içinde parlayan bir hedef tahtası gibiydi. "Burası..." dedi Sera, sesi boğuk çıkıyordu. "...nefes alınamaz bir yer. İnsanlar burada nasıl yaşıyor?"
Malik ise derin bir nefes çekti, ciğerlerini o ağır, metalik havayla doldurdu. Gözleri parlıyordu. "Burası 'İş' kokuyor Prenses," dedi Malik, sırtındaki Yerkıran'ı (henüz kaba bir taslak olsa da) düzelterek. "Babamın atölyesi gibi. Ama... bin kat daha büyük. Toprağın ve ateşin kokusu bu."
Kael konuşmadı. Sağ gözündeki dikey altın iris, havadaki yoğunluğu tarıyordu. Buradaki Tını (Mana) akışı, şehrin geri kalanı gibi sakin ve düzenli değildi. Titreşiyordu. Patlamaya hazırdı. Havadaki her zerrecik, sanki sıkıştırılmış bir barut fıçısı gibi gergindi. "Dikkatli olun," dedi Kael, adımlarını hızlandırarak. "Burası sadece demir dövülen bir yer değil. Burası... kararsız."
Ve karşılarında o duruyordu. Kızıl Kule.
Bir bina değildi. Gökyüzüne meydan okuyan, devasa, tek parça kızıl-kara metalden dökülmüş gibi duran bir baca, bir namlu, bir anıttı. Üzerinde pencere yoktu; sadece belirli aralıklarla açılmış, dışarıya tıslayarak basınçlı buhar ve turuncu ışıklar püskürten havalandırma kapakları vardı. Kule, sanki nefes alıp veren, için için yanan devasa bir canlıydı.
Kapısı yoktu. Giriş, kulenin dibinde, sürekli açık duran, içeriden akkor halinde bir sıcaklığın vurduğu devasa bir kemerdi.
Kızıl Sultan'ın Ocağı
İçeri girdiklerinde, yüzlerine çarpan sıcak hava dalgası bir fırın kapağının açılması gibiydi. Sera sendeledi, Malik ise sırıttı. İçerisi, dışarıdan göründüğünden çok daha kaotikti. Tavan, dumanların içinde kaybolacak kadar yüksekti. Devasa zincirler, yukarıdan aşağıya sarkıyor; kancalarında tonlarca ağırlığında metal bloklar, henüz soğumamış top namluları ve garip, küre şeklindeki mekanizmalar taşıyordu.
Zemin katta, yüzlerce işçi –çoğu gri tenli, damarları turuncu parlayan Kül-Kanlılar (Ash-Bloods) bir karınca sürüsü gibi çalışıyordu. Ama ses... Ses sağırl ediciydi. Çekiçlerin ritmi, buharın tıslaması ve metalin inlemesi, bir savaş alanının gürültüsünü andırıyordu.
"Nerede?" diye bağırdı Sera, gürültüyü bastırmak için. "Kızıl Sultan nerede?"
Kael, Aura Sezgisi ile ortamı taradı. Ve onu buldu. Odanın merkezinde, diğer tüm ocaklardan daha büyük ve daha hiddetli yanan ana fırının önünde.
Orada tek bir adam vardı. Beline kadar çıplaktı. Sırtı terden, isten ve yağdan parlıyordu. Omuzları bir boğanınkini andıracak kadar geniş, kolları ise işlediği demirden daha sert görünüyordu. Elinde bir çekiç yoktu. Adam, fırından yeni çıkmış, akkor halindeki, neredeyse sıvılaşma noktasına gelmiş kalın bir çelik boruyu (bir top namlusu taslağını) çıplak elleriyle tutuyordu.
Elleri yanmıyordu. Adamın kollarını saran yoğun, kan kırmızısı Kudret (Aura), demirin ısısını izole ediyor ve metali bir hamur gibi bükmesine izin veriyordu.
"Sıkış..." diye hırıldadı adam. Sesi, ocağın uğultusunu bastırdı. Adam, demir boruyu iki ucundan tutup bastırdı. Metal inledi. Borunun boyu kısaldı, çeperleri kalınlaştı. Adam metali dövmüyor; metali kendi üzerine katlayarak, moleküllerini birbirine geçmeye zorluyordu.
VUUUM. Adam metali yanındaki devasa su fıçısına attı. Odayı beyaz, yoğun bir buhar bulutu kapladı. Buhar o kadar basınçlıydı ki, Kael ve diğerleri geriye doğru bir adım atmak zorunda kaldı.
Buhar dağıldığında, adam onlara döndü. Mehmed Arslan. Kızıl Sultan. [Kaynak 5] Yüzü, sakalı ve uzun siyah saçları is içindeydi ama gözleri... o kömür karası gözleri, bir barbarın vahşetiyle değil, bir matematikçinin, bir "Besteci"nin keskin zekasıyla parlıyordu.
Elindeki kirli bir bezle yüzünü sildi ve doğrudan Kael'e baktı. Sera'nın pırıltılı zırhına veya Malik'in cüssesine değil; Kael'in gözlerindeki o "Anomali"ye odaklandı.
"Halid'in yetimleri," dedi Mehmed. Sesi, derin bir kuyudan geliyormuş gibi yankılı ve toktu. Sonra bakışları Sera'ya kaydı. Dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrım oluştu. "Ve bir çiçek," dedi. "Cehennemin dibine bir çiçek düşmüş. Yanmadan çıkabileceğini mi sanıyorsun küçük prenses?"
Sera çenesini dikleştirdi. "Ben yanmam," dedi titreyen ama inatçı bir sesle. "Ben Işığım." Mehmed güldü. Kısa, metalik bir kahkaha. "Işık burada sadece gölge yaratır kızım. Burada geçerli olan tek dil, basınçtır."
Mehmed, ağır adımlarla Kael'e yaklaştı. Vücudundan yayılan ısı, Kael'in yüzüne vuruyordu. "Halid bana raporu gönderdi," dedi Mehmed, Kael'in önünde durarak. "Mahzende çuvallamışsın. Enerjiyi bir nehir gibi akıtmaya çalışmışsın." Kael, Siyah Diş'in kabzasını sıktı. "Kestim. Yaratık öldü." "Öldü," diye onayladı Mehmed. "Ama sen de neredeyse ölüyordun. Kolun titredi. Enerjiyi israf ettin. Savaş bir sanat değil çocuk, savaş bir ekonomidir. En az enerjiyle en büyük yıkımı yapan kazanır."
Mehmed, yanındaki tezgahtan avuç içi büyüklüğünde, ağır, som demirden yapılmış bir bilye aldı. "İzle," dedi. "Halid sana 'Akmayı' (Flow) öğretti. Su gibi olmayı. Ama su, kayayı sadece aşındırır. Kayayı patlatmak istiyorsan..."
Mehmed bilyeyi başparmağı ile orta parmağının arasına sıkıştırdı. Tıpkı bir misket atacakmış gibi. Gözlerini kapattı. Odaya bir sessizlik çöktü. Kael, Aura Sezgisi ile baktığında, Mehmed'in kolunda hiçbir enerji akışı görmedi. Tam tersine, Mehmed enerjiyi kolundan çekiyor, parmak ucunda, o bilyenin değdiği mikroskobik noktada biriktiriyor ve sıkıştırıyordu. Enerji akmıyordu. Kendi üzerine katlanıyor, yoğunlaşıyor, bir barut fıçısına dönüşüyordu.
"Beden namludur," diye fısıldadı Mehmed. "İrade baruttur. Sıkıştır... Sıkıştır..."
Mehmed parmağını serbest bıraktı.
GÜM!
Ses, bir metalin çarpma sesi değildi. Bir top patlamasıydı. Ses duvarının aşılma sesiydi. Kael, bilyeyi göremedi bile. Sadece karşıdaki, elli adım ötedeki kalın çelik plakanın ortasında aniden açılan, kenarları erimiş, dumanı tüten o kusursuz deliği gördü. Bilye plakayı delip geçmiş, arkasındaki taş duvarı da patlatarak içine gömülmüştü.
Oda, ozon ve yanık metal kokusuyla doldu. Sera çığlık atıp kulaklarını kapatmıştı. Malik'in ağzı açık kalmıştı. Kael ise... Kael büyülenmişti. İçindeki Void (Hiçlik), bu yıkıma aşık olmuştu. Bu, bir büyü değildi. Bu, saf fizikti.
Mehmed, duman tüten parmağını üfledi ve Kael'e döndü. "Buna Sıkıştırma (Compression) denir," dedi. "Manayı bir hortumdan su akıtır gibi kullanıyorsun. Yanlış. Manayı bir gaz gibi düşün. Onu dar bir alana hapset. Basıncı artır. Ve sonra... o basıncı serbest bırakacak tek bir nokta aç."
Tezgahtan yeni bir bilye aldı ve Kael'e fırlattı. Kael refleksiyle yakaladı. "Sana büyü öğretmeyeceğim," dedi Mehmed Arslan. "Sana balistik öğreteceğim. Vücudunu, kılıcını, hatta bakışlarını birer mermi gibi kullanmayı öğreteceğim."
Mehmed sırıttı. Dişleri, isli yüzünde beyaz birer inci gibi parlıyordu. "Ama uyarayım... Namlu (bedenin) sağlam değilse, barut içeride patlar. Parmaklarına veda edebilirsin. Hazır mısın Anomali?"
Kael, elindeki soğuk demir bilyeyi sıktı. Sırtındaki Mühür, bu yeni teori karşısında heyecanla sızladı. "Hazırım," dedi Kael. Ve o an, Kızıl Kule'nin gürültüsü içinde, Kael'in yeni eğitimi –bir savaşçı değil, bir silah olma eğitimi– başlamış oldu.
