VALDRIN'İN GÖLGESİ
Kael Vael'thra, ciğerlerindeki son hava kırıntısını ve bacaklarındaki son Kudret (Aura) damlasını harcayarak kendini ileri fırlattı. Sırtındaki yük –İmparatorluğun geleceği olan Prenses– ona tonlarca ağırlıkta geliyordu.
Botları, mahzenin çıkışındaki soğuk taş zemine sertçe bastı. Hemen arkalarından gelen o metalik, ıslak ve açlık dolu sürtünme sesleri, Kael'in eşikten geçmesiyle birlikte kesildi.
GÜMMM!
Devasa demir kapı, sanki görünmez bir el tarafından itilmiş gibi, Kael ve Sera çıkar çıkmaz arkalarından gürültüyle kapandı. Kapının üzerindeki koruma rünleri, içerideki dehşeti tekrar mühürleyerek kızıl bir parıltıyla yandı ve söndü.
Kael duramadı. İvmesiyle birkaç adım daha sendeledi ve dizlerinin üzerine çöktü. Sırtındaki Sera, bir patates çuvalı gibi omzundan kaydı ve sertçe, hiç de bir prensese yakışmayacak bir şekilde taş zemine yuvarlandı.
"Nefes..." diye hırıldadı Kael. Boğazı, mahzenin tozlu ve metalik havasından dolayı zımpara kağıdı gibiydi. Paslı kılıç elinden kayıp yere düştü. Çang.
Sera, yerde öksürerek doğrulmaya çalıştı. Üstü başı yırtılmıştı, saçı dağılmıştı ve o kusursuz, porselen yüzü is ve kan içindeydi. "Biz... çıktık mı?" diye sordu Sera, titreyen bir sesle.
Kael cevap vermedi. Çünkü başını kaldırdığında, mahzenin çıkış holünün boş olmadığını gördü. Meşalelerin titrek ışığında, uzun, hareketsiz gölgeler uzanıyordu.
Tam karşılarında, ellerini arkasında kavuşturmuş, siyah, mat bir askeri tunik giymiş olan İmparator Valdrin Lyvannis duruyordu. Yanında, yüzünde okunması imkansız bir ifadeyle İmparatoriçe Aeliana. Ve onların hemen arkasında, Kael'in annesi Elyra Vael'thra, gözlerinde turkuaz rün ışıkları sönükleşmiş, endişeli ama sessiz bir heykel gibi bekliyordu.
Kael yutkundu. Mahzenin içindeki canavarlarla savaşmak, fiziksel bir mücadeleydi. Ama Valdrin'in karşısında durmak... Bu, ruhsal bir baskıydı. İmparator'un yaydığı "Taç İradesi" (Crown's Will) , odadaki havayı yoğunlaştırıyor, Kael'in omuzlarına görünmez bir dağ gibi biniyordu.
"Tahmin etmeliydim," diye düşündü Kael, dişlerini sıkarak ayağa kalkmaya çalışırken. "Kuzgun... O lanet kuş her şeyi gördü."
Sera, babasını görünce bir anlığına rahatladı, gözleri doldu. Bir çocuk gibi koşup sarılmak, "Baba çok korktum" demek istedi. "Baba..." diyerek elini uzattı Sera.
Ancak Valdrin kımıldamadı. Bakışları o kadar soğuktu ki, Sera'nın uzattığı el havada dondu. İmparator, kızına bir baba gibi değil, savaş alanında hata yapan bir askere bakar gibi bakıyordu.
O sırada, Valdrin'in hemen arkasındaki sütunun gölgesinden sessiz bir siluet ayrıldı. Gümüşi zırhı, gölgelerin içinde neredeyse görünmezdi. Mereyn Valdis. Sera'nın özel koruması, "Gümüş Gölge"
Mereyn, sessiz adımlarla İmparator'un yanına geldi. Başını hafifçe eğdi. "Rapor," dedi Valdrin. Sesi, derin bir kuyudan gelen yankı gibiydi.
Mereyn, duygusuz, profesyonel bir tonla konuştu: "Prenses Sera, izniniz olmadan ve güvenlik protokollerini ihlal ederek 3. Katman Mahzenleri'ne giriş yaptı. Ayna Sürüngenleri tarafından kuşatıldı. Işık büyüsü, beklendiği gibi ters tepti ve hedef haline geldi."
Sera, duydukları karşısında küçüldükçe küçüldü. Yerde, yırtık elbisesiyle otururken, İmparatorluğun Işığı değil, yaramazlık yapıp yakalanmış küçük bir kız gibi görünüyordu.
Mereyn, bakışlarını yavaşça ayağa kalkmaya çalışan Kael'e çevirdi. Gözlerinde, Kael'in daha önce görmediği bir takdir kırıntısı vardı. "Kael Vael'thra," dedi Mereyn. "Müdahale zamanlaması: Kritik sınırda. Kullandığı silah: Standart dışı, paslı uzun kılıç. Taktik: Işığı söndürme ve fiziksel tahliye. Sonuç: Prensesin hayati bütünlüğü korundu. Kendi hasar durumu: Minimal."
Valdrin, raporu dinlerken yüz kası bile oynamadı. Sadece sağ elindeki o siyah deri eldiveni düzeltti. Sonra yavaşça, yerde titreyen kızına doğru yürüdü.
"Asalet," dedi Valdrin. Sesi fısıltı gibiydi ama koridorda gök gürültüsü gibi yankılandı. "Sadece kanla geçmez Sera. Asalet, sorumluluktur."
Valdrin, Sera'nın tepesinde durdu. Onu kaldırmadı. Elini uzatmadı. "Bugün yaptığın şey cesaret değildi," dedi İmparator, her kelimeyi bir çekiç darbesi gibi vurarak. "Bu şımarıklıktı. Kendini kanıtlamak için girdiğin o delikte, kendini sadece yem ettin. Eğer o çocuk..." Başiyla Kael'i işaret etti. "...ve onun karanlığı olmasaydı, şu an senin cesedini o kapıdan kazıyor olacaktık."
Sera hıçkırarak başını öne eğdi. "Ben sadece... layık olduğumu göstermek istedim." "Layık olmak, haddini bilmekle başlar," dedi Valdrin sertçe. "Sen bugün Işığın Mühürdarı gibi değil, parlak bir böcek gibi davrandın. Ve böcekler ezilir."
İmparator, bakışlarını Sera'dan çekip, duvara yaslanarak ayakta durmaya çalışan Kael'e çevirdi. Kael, Valdrin'in o dipsiz, karanlık gözleriyle karşılaştığında gözlerini kaçırmadı. Sağ gözündeki altın iris, loş ışıkta vahşi bir hayvanınki gibi parlıyordu. Üstü başı kan, balçık ve pas içindeydi ama duruşunda bir "özür" yoktu. Görevini yapmıştı.
Valdrin, Kael'e doğru yürüdü. Aeliana ve Elyra nefeslerini tuttu. Valdrin'in ne yapacağı asla kestirilemezdi. Kael'i, prensesi tehlikeye attığı için cezalandırabilirdi.
Valdrin, Kael'in bir adım önünde durdu. Kael'in elindeki o paslı, kanlı kılıca baktı. Sonra Kael'in sargılı sağ koluna. "Korktun mu?" diye sordu Valdrin. "Evet," dedi Kael dürüstçe. Yalan söylemek, Valdrin'e karşı yapılabilecek en büyük hataydı. "Ama durmadın," dedi Valdrin. Bu bir soru değildi. Bir tespitti.
Valdrin, elini Kael'in omzuna koydu. Bu, bir şefkat dokunuşu değildi. Kael'in kemiklerini tartan, kaslarının gerginliğini ölçen ağır bir baskıydı. "Kızımın ışığı onu kör ettiğinde," dedi Valdrin, "senin karanlığın ona yol gösterdi. Mereyn raporunda haklı. Sen bir büyücü gibi değil... bir stratejist gibi düşündün."
Valdrin elini çekti ve arkasındaki kalabalığa döndü. "Özel muamele bitti," dedi. Sesi, bir yargıcın hükmü gibi kesindi. Sera'ya baktı. "Saray dersleri bitti Sera. Artık pamuklara sarılmak yok. Madem tehlike istiyorsun, tehlikeyi öğreneceksin."
Sonra Kael'e döndü. "Ve sen... Anomali. O paslı demirle yaptıkların fena değildi. Ama yeterli değil. Eğer kızımın yanında duracaksan, o paslı demirden fazlası olmalısın."
Valdrin, gölgelerin içinde bekleyen başka bir figüre, kapı girişinde yaslanmış, elinde bir elma soyan Halid ibn Valyr'e işaret etti. "Yarın sabah," dedi Valdrin. "Üçünüz de. Halid'in gözetiminde olacaksınız. Artık oyun yok. 'Gerçek' eğitim başlıyor."
Kael, Halid'e baktı. Çölün Gölgesi, elmasındaki kabuğu bıçağıyla ayırırken Kael'e kısa, tehditkar bir gülümseme fırlattı. "Hoş geldin evlat," dedi Halid'in bakışları. "Cehenneme hoş geldin."
Valdrin arkasını döndü ve pelerinini savurarak koridorda uzaklaştı. "Temizleyin şunları," dedi giderken. "Saray kan ve aptallık kokuyor."
Kael, derin bir nefes vererek duvardan aşağı kaydı. Bacakları artık onu taşımıyordu. Annesi Elyra hemen yanına koştu. "Aptal çocuk," diye fısıldadı Elyra, Kael'in yüzündeki kanı silerken. Ama sesinde kızgınlık değil, titrek bir rahatlama vardı. Kael, annesinin omzunun üzerinden, yerde ağlayan Sera'ya baktı. Prensesin o mağrur, dokunulmaz havası gitmişti. Kırılmıştı. Ve Kael biliyordu ki, kırılan şeyler daha keskin olurdu.
Vael'thra Malikanesi'nin duvarları, dışarıdaki fırtınayı değil, içerideki sessizliği hapsediyordu.
Kael, annesi Elyra'nın çalışma odasındaki oymalı ahşap sandalyede oturuyordu. Üzerindeki kanlı, çamurlu ve yırtık kıyafetler çıkarılmış, yerine temiz ama bol gelen bir ev tuniği giydirilmişti. Sağ eli, masanın üzerindeki soğuk mermer yüzeyde duruyordu ama parmakları hala istemsizce titriyordu. Bu titreme korkudan değildi; tükenmiş kasların, harcanmış Kudretin (Aura) ve zorlanmış sinir uçlarının (Ruh Kanalları) bir protestosuydu.
Elyra Vael'thra, masanın diğer tarafında değil, pencerenin önünde duruyordu. Dışarıdaki karanlığa bakıyordu. Yüzü cama yansıyordu ve o yansımada bir annenin şefkatinden çok, hatalı çalışan bir mekanizmayı inceleyen bir Rün Mimarı'nın o buz gibi, hesapçı bakışı vardı.
"Anlat," dedi Elyra. Arkasını dönmedi. Sesi, odadaki ağır havayı bir neşter gibi kesti. "Valdrin'in önünde 'Sera için' dedin. Bu, İmparator'un duymak isteyeceği kahramanca bir yalandı. Ama bana gerçeği ver Kael. Sen risk hesaplaması yapmadan adım atmazsın. Seni o kuyuya indiren neydi?"
Kael, masadaki titreyen elini yumruk yaparak durdurmaya çalıştı. Boğazı kurumuştu. Mahzenin o metalik tadı hala damağındaydı.
"Kuş," dedi Kael. Sesi kısıktı. "O lanet olası Kuzgun."
Elyra yavaşça döndü. Gözlerindeki turkuaz rün ışığı, odanın loşluğunda tehlikeli bir şekilde parladı.
"Balkona çıkmıştım," diye devam etti Kael. "Mühür sızlıyordu. Bir şeyin beni izlediğini hissettim. Kuzgun oradaydı. Ama sadece izlemiyordu, bekliyordu. Sonra havalandı. Saraya değil, aşağıya... yasak bölgeye süzüldü."
Kael, sağ gözünü, o dikey altın irisi annesine dikti.
"Eğer o kuş oraya gidiyorsa, orada 'Yetkili' birileri var demektir Anne. Bir Gözcü varsa, sahibi de yakındadır diye düşündüm. Oraya Sera'yı kurtarmak için inmedim. En azından başta... Oraya, o kuşun kimi izlediğini, İmparatorluğun neyi sakladığını bulmak için indim. Bir 'Otorite' bulup durumu bildirecektim."
Kael duraksadı, bakışlarını masaya indirdi.
"Ama kimse yoktu. Sadece Sera vardı. Ve o aptal ışığıyla kendini yem etmişti. Geri dönemezdim. Eğer o kuş oradaysa ve ben Sera'nın öldüğünü görüp müdahale etmeseydim... Valdrin beni sadece korkaklıkla suçlamaz, 'şahit' olarak ortadan kaldırırdı. Mecburdum."
Elyra, oğluna uzun uzun baktı. Karşısında oturan kişi yedi yaşında bir çocuk değildi. Hayatta kalma içgüdüleri, saray entrikalarıyla bilenmiş küçük bir stratejistti. Kael, "Kahramanlık" yapmamıştı. Kael, "Zorunlu Hamle" yapmıştı.
Elyra masaya yaklaştı, elini Kael'in omzuna koydu. Bu bir sarılma değildi, bir onaydı.
"Mantığın doğruydu," dedi Elyra. Sesi sakinleşmişti. "Duygusal davranmadın. Gözlem yaptın ve en az hasarla çıkacak yolu seçtin. Valdrin'in takdir ettiği şey cesaretin değil, bu analitik zekandı. Ama Kael..." Elyra'nın parmakları Kael'in omzunu hafifçe sıktı. "...bedenin bu zekaya yetişemiyor. Kemiklerin sızlıyor, değil mi?"
"Yanıyor," dedi Kael dürüstçe. "İliklerim bile ağrıyor."
"Çünkü Halid'in eğitimi seni sınıra getirdi, mahzen ise o sınırı aştı," dedi Elyra. "Şimdi git. Sıcak su hazır. O kiri ve kanı üzerinden at. Sonra uyu. Yarın... yarın yeni bir cehennem başlıyor."
Banyo ve Düşünceler
Banyonun içi buharla doluydu. Sıcak su, Kael'in gergin kaslarını gevşetiyor ama zihnini susturamıyordu. Kael, suyun altında dururken vücudundaki morluklara baktı. Halid'in sopalarından kalan izler, mahzendeki yaratıkların sıyrıkları ve kendi gücünü (Kudretini) zorlamanın yarattığı o ince damar çatlakları... Vücudu bir harita gibiydi.
Suyun sesi, zihnindeki okyanusun sesini bastırıyordu. Kael, gözlerini kapattı. Mahzendeki o anı hatırladı. Paslı kılıçla yaratığa vurduğu anı. Vurdum ama kesmedi, diye düşündü. Gücüm vardı. Hızım vardı. Ama kılıç... kılıç gücümü iletmedi. Sadece bir sopa gibi çarptı.
Sonra İmparator'un emrini hatırladı: "Yarın sabah Halid'in gözetiminde..."
Kael suyu kapattı. Islak saçlarını geriye attı. "Halid bana nasıl dövüşeceğimi öğretti," diye fısıldadı kendi kendine. "Nasıl dayanacağımı öğretti. Ama o kılıç... o kılıçtaki enerjiyi nasıl 'sıkıştıracağımı' öğretmedi."
Banyodan çıktı, kurulandı ve yatağının üzerine bırakılmış temiz, pamuklu pijamaları giydi. Kumaş yumuşaktı ama Kael'in cildi hala savaştaymış gibi gergindi.
Yatağına uzandı. Yastık yumuşaktı ama başı dönüyordu. İmparator yarın Halid ile eğitime devam etmesini emretmişti. "Ama Halid yetmez," diye düşündü Kael, tavanı izlerken. Gözleri karanlıkta parlıyordu. "Halid bana akmayı öğretti. Ama benim akmaya değil... patlamaya ihtiyacım var. O paslı demiri bile ölümcül yapacak bir tekniğe ihtiyacım var."
Aklına bir isim geldi. Sarayda ve Garnizonda fısıltıyla konuşulan bir isim. Kızıl Sultan. Mehmed Arslan. Topçu Kulesi'nin efendisi. Büyü kullanmadan, sadece gücü "sıkıştırarak" (Compression) maddeyi parçalayan adam.
"Yarın..." dedi Kael, göz kapakları ağırlaşırken. "Halid'e gideceğim. Ama ondan eğitim istemeyeceğim. Beni Mehmed'e göndermesini isteyeceğim."
Valdrin'in emri umurunda değildi. Kael hayatta kalmak istiyordu. Ve hayatta kalmak için, o enerjiyi bir mermi gibi kullanmayı öğrenmeliydi. Kael, yorgunluğa yenik düşüp uykuya daldığında, rüyasında kılıçlar değil, patlayan top gülleleri ve sıkışan havanın çığlığını gördü.
