Cherreads

Chapter 86 - KIRIK ÇELİK VE AĞIR YÜK

Eski Mahzenlerin derinliklerinde zaman, akışkan bir nehir gibi değil, donmuş bir göl gibi duruyordu. Ancak bu durgunluğun içinde, ölümcül bir sıcaklık yükseliyordu.

Kael Vael'thra, ciğerlerine dolan havayı dışarı verirken, nefesinin beyaz bir buhar oluşturmadığını fark etti. Mahzenin doğal soğukluğu, Sera'nın kontrolsüzce yaydığı Işık Tınısı (Light Mana) yüzünden kırılmıştı. Kristal duvarlarla kaplı oda, bir aynalar labirentine ve aynı zamanda bir fırına dönüşmüştü.

Karşılarında, gölgelerin içinden değil, bizzat ışığın içinden doğan kabuslar duruyordu.

Ayna Sürüngenleri (Mirror Stalkers).

Üç tane.

Vücutları etten ve kemikten değil, cıva gibi akışkan, sürekli şekil değiştiren gümüşi bir metalden yapılmıştı. Yüzleri yoktu; sadece avlarının korkusunu yansıtan pürüzsüz, dışbükey birer ayna plakası taşıyorlardı başlarında. Uzuvları, yere değdikçe tıkırt diye ses çıkaran jilet keskinliğinde kristal pençelerle sonlanıyordu.

Kael, elindeki paslı, dengesiz ve kabzası çürümeye yüz tutmuş uzun kılıcı (Garnizon hurdalığından kalan o isimsiz demir parçası) iki eliyle kavradı. Metal avcunu yakıyordu. Hayır, ısıdan dolayı değil; metalin "yetersizliğinden" dolayı. Kael'in içindeki Kudret (Aura), bu zayıf iletkenin içinde akarken metali zorluyor, atomlarını titreştiriyordu.

"Geri çekil," dedi Kael, dişlerinin arasından. Sesi, metalik gıcırtıların arasında boğuk çıktı.

Sera, Kael'in arkasında, bir kristal sütunun dibine sinmişti. Gözleri yaşarmıştı ama ağlamıyordu; gözleri yanıyordu. Kendi yarattığı ışık, odadaki binlerce kristal yüzeyden sekip tekrar üzerine dönüyor, retinasını dağlıyordu.

"Yapamıyorum..." diye inledi Sera. "Büyüyü durduramıyorum Kael. İçimden akıyor... Onlar çekiyor!"

Sürüngenler, Sera'nın yaydığı ışığı bir nektar gibi içiyorlardı. Derileri parlıyor, hareketleri hızlanıyordu. Işık onları kör etmiyor, besliyordu.

En öndeki yaratık, tiz, camı çizen elmas gibi bir çığlık atarak ileri atıldı.

VHIJJJT!

Kael, yaratığın hızını Analiz Refleksi ile takip etti. Kas hareketi yoktu, sadece akış vardı.

Kael, sağ ayağını geriye atarak Demir Kök duruşuna geçti ve paslı kılıcı yatay bir blok için kaldırdı.

ÇANG!

Darbe, bir balyozun inişi gibiydi. Kael'in kolları uyuştu. Paslı kılıç, yaratığın kristal pençesiyle buluştuğunda kıvılcımlar saçtı. Metal esnedi. Kael, kılıcın sırtında oluşan o ince, kılcal çatlağın sesini duydu. Çıt.

"Lanet olsun," diye hırladı Kael. "Bu demir çöp!"

Yaratık geri çekilmedi. Pençesiyle kılıca baskı uygulayarak Kael'in gardını düşürmeye çalıştı. Kael, saf fiziksel Kudretini bacaklarına ve beline pompaladı. Dişlerini gıcırdatarak kılıcı itti ve yaratığı geriye savurdu.

Ama yaratık yalnız değildi.

Diğer ikisi, tavan ve duvarlardaki kristallerin üzerinde yürüyerek yan taraflardan sarktı. Yerçekimi onlar için bir engel değildi.

"Kael!" diye bağırdı Sera.

Sol taraftan gelen sürüngen, kuyrağını bir kırbaç gibi savurdu.

Kael, başını son anda eğdi. Kuyruk, hemen arkasındaki kristal sütunu parçaladı. Şarapnel gibi etrafa saçılan kristal parçaları Kael'in yanağını ve zırhını çizdi.

Bu bir savaş değildi. Bu bir infazdı. Kael'in silahı kesmiyordu. Yaratıkların derisi, fiziksel darbeyi yansıtacak kadar sert ve kaygandı. Büyü kullanamazdı; Mührü kapalıydı ve açsa bile bu dar alanda kontrolsüz bir Tını (Mana) patlaması Sera'yı da öldürürdü.

Bir çıkış yolu lazımdı. Bir taktik. Bir anomali.

Kael, yaratığın karnına sert bir tekme atıp mesafe koydu. Nefes nefese kalmıştı. Kılıcın kabzası terden ve kandan kayganlaşmıştı.

Gözü, Sera'ya takıldı. Kızın ellerinde biriken o yoğun, kör edici beyaz ışık topuna.

Aklına, Halid'in sözleri değil, annesi Elyra'nın kütüphanesinde okuduğu o "Yankı Prensibi" kitabı geldi. Gücü durdurma. Yönlendir.

"Sera!" diye kükredi Kael. Sesi, odadaki kaosu bastırdı. "Bana bak!"

Sera, elleriyle yüzünü siper etmiş halde başını kaldırdı. "Kael... öleceğiz."

"Ölmeyeceğiz!" dedi Kael. Kılıcını indirdi. Gardını düşürdü. Bu intihar gibi görünüyordu. "Bana saldır."

Sera'nın gözleri dehşetle büyüdü. "Ne?"

"O elindeki... o biriken 'Güneş Mızrağı'nı (Sun Lance) bana at! Şimdi!"

"Delirdin mi sen?!" diye bağırdı Sera. "Seni deler geçer! Zırhın yok!"

Yaratıklar, Kael'in savunmasız kaldığını sanarak aynı anda havaya sıçradılar. Üç ayrı ölümcül gölge, üç ayrı açıdan Kael'in üzerine iniyordu.

Zaman yoktu.

"Bana değil!" Kael, elindeki paslı kılıcın geniş, yassı yüzeyini bir ayna gibi Sera'ya doğru çevirdi. Kılıcı hafifçe eğdi. "Çeliğe at! Açıyı ben ayarlayacağım! AT!"

Sera, Kael'in gözlerindeki o saf, tereddütsüz emri gördü. O gözlerde (biri okyanus mavisi, diğeri dikey altın yarıklı) korku yoktu. Sadece matematik ve irade vardı.

Sera, korkusunu yuttu. İçindeki tüm o kaotik ışığı, avuçlarında sıkıştırdı.

"Ölme..." diye fısıldadı ve ellerini ileri uzattı.

"GÜNEŞ MIZRAĞI!"

Sera'nın avuçlarından, yoğunlaştırılmış, lazer keskinliğinde, kör edici beyazlıkta bir ışık huzmesi fışkırdı. Işık, havayı yakarak, ozon kokusu yayarak dümdüz bir hat üzerinde Kael'e doğru aktı.

Eğer Kael hesaplamayı bir milim bile yanlış yaparsa, bu büyü onun göğsünü deşer, kalbini buharlaştırırdı.

Kael kımıldamadı. Nefesini tuttu.

Işık huzmesi ona ulaşmadan saliseler önce, Kudretini (Aurasını) kılıca, özellikle de kılıcın yüzeyine pompaladı. Metali sertleştirdi.

Ve kılıcı hafifçe, sadece on derecelik bir açıyla eğdi.

VHIJJJJT!

Işık mızrağı, Kael'in kılıcının yassı yüzeyine çarptı.

Normalde bu büyü metali anında eritirdi. Ancak Kael'in yüklediği Aura, metalin erimesini yarım saniyeliğine geciktirdi. Kılıç, bir ayna görevi gördü.

Paslı yüzey ışığı tam yansıtamadı; ışık saçıldı, kırıldı ve kılıcın yüzeyindeki pası yakarak etrafa kıvılcımlar saçtı. Kael'in elleri yandı. Kabza ısındı.

Ama ana huzme... ana huzme yön değiştirdi.

Kael'in verdiği açıyla seken ışık, havada asılı duran, en öndeki Ayna Sürüngeni'nin zırhına değil; tam ağzının içine, o dikey, testere dişli yarığın karanlığına girdi.

Yaratığın dışı ayna gibiydi ama içi... içi yumuşak, savunmasız ve karanlıktı. Işığı yansıtamazdı. Sadece yutabilirdi.

Işık, yaratığın boğazından içeri girdiğinde, içeride hapsoldu. Enerji birikti, sıkıştı ve genleşti.

GÜM!

Yaratığın gövdesi, içeriden dışarıya doğru patlayan bir ışık bombasıyla parçalandı. Cıva gibi parlayan et parçaları, asidik kan ve kristal şarapneller, diğer iki yaratığın üzerine yağdı.

Patlamanın şokuyla diğer iki yaratık savruldu. Duvarlara çarptılar. Üzerlerine yapışan kendi türlerinin asidik kanı, zırhlarını yakmaya başladı. Acı içinde kıvranarak tısladılar.

Kael ise darbenin ve ısının etkisiyle geriye doğru sürüklendi. Botlarının altı zemini kazıdı.

Elindeki kılıç, bu yoğun enerji transferine dayanamamıştı.

ÇIT... ÇAT... TISSS.

Kılıç, akkor haline gelmişti. Kael'in deri eldivenleri tütüyordu. Metal, parlak turuncu bir renge büründü ve sonra, Kael'in elinde un ufak olarak dağıldı. Erimiş demir damlaları yere, Kael'in ayaklarının dibine düştü.

Kael, elinde kalan sadece yanmış, dumanı tüten tahta kabza sapıyla, dumanların arasında duruyordu.

Sağ kolu, yoğun ısıdan dolayı haşlanmıştı. Alnındaki terler buharlaşıyordu.

"Ayna Tekniği," dedi Kael, nefes nefese. Sesi hırıltılıydı. "Teori çalıştı. Ama alet... alet iflas etti."

Sera, olduğu yerde donakalmıştı. Az önce gördüğü şey, bir büyücülük değildi. Bu, bir savaşçının büyüyü fiziksel bir nesne gibi kullanmasıydı. Kael, büyüyü yapmamış, büyüyü yönetmişti.

"Kael!" Sera ayağa fırladı ve ona doğru koştu. "Elin... elin yandı mı?"

Kael, elindeki kömürleşmiş kabzayı yere fırlattı. Sağ elini açıp kapattı. Derisi kızarmıştı ama his kaybı yoktu.

"İyiyim," dedi Kael. Gözlerini, hala yerde kıvranan diğer iki yaratığa dikti. "Ama onlar toparlanmadan gitmeliyiz."

Yaratıklar, asit yanıklarıyla boğuşuyor, acı dolu sesler çıkarıyordu. Onları öldürmekle vakit kaybetmeyecekti. Silahı yoktu.

"Kalk," dedi Kael, Sera'nın kolunu tutarak. Kızı sertçe, neredeyse kaba bir şekilde çekiştirdi. "Şov bitti prenses. Koş!"

Mahzenin çıkışına, o paslı demir kapıya doğru koştular. Kael, Sera'yı önden iterken, arkasından gelen sesleri dinledi. Diğer yaratıklar toparlanıyor, öfkeli bir tıslamayla peşlerine düşüyordu.

Kapıya vardılar. Kael, var gücüyle paslı sürgüyü itti. Kapı gıcırtıyla aralandı.

Sera kendini dışarı attı. Kael hemen arkasından çıktı ve kapıyı tüm ağırlığıyla ittirerek kapattı. Sürgüyü yerine oturttu.

GÜM. GÜM.

İçeriden kapıya vuran darbeler, metalin üzerinde yumruk izleri bırakıyordu. Ama kapı dayandı.

Kael, sırtını kapıya yaslayarak yere çöktü. Ciğerleri yanıyordu. Boğazı kurumuştu.

Sera, koridorun karşı duvarına yaslanmış, titreyerek nefes alıyordu. Elbisesi yırtılmış, yüzü is içindeydi.

"Sen..." dedi Sera, gözleri Kael'in üzerinde gezinerek. "Sen az daha ölüyordun. O kılıç... elinde patlayabilirdi."

Kael, başını kaldırdı. Yüzü is içindeydi, sağ gözündeki altın hare, karanlık koridorda sönük bir kor gibi parlıyordu.

"Ölmedim," dedi Kael. "Ama bu demir parçası öldü."

Kael, yerdeki boş ellerine baktı.

Zihninde, Halid'in sözleri değil, kendi içgüdüsü yankılanıyordu.

Bu yetmez, diye düşündü. Paslı demir yetmez. Işığı yansıtan değil, ışığı yutan bir metal lazım. Kırılmayan bir diş lazım.

"Bir dahaki sefere..." dedi Kael, ayağa kalkarken. Sesi, yaşının çok ötesinde bir yorgunluk ve kararlılık taşıyordu. "...hazırlıklı olacağız. Ve elimde, beni yarı yolda bırakacak bir hurda olmayacak."

Sera, Kael'e baktı. O an, karşısında çocukluk arkadaşını değil, bir muhafızı gördü. Kendi hatasını temizleyen, bedelini ödeyen ve şikayet etmeyen bir muhafız.

"Teşekkür ederim," diye fısıldadı Sera.

"Etme," dedi Kael, koridorun çıkışına doğru yürürken. "Sadece bir daha... o lanet olası ışığı kontrol et."

Koridorun sessizliği geri döndüğünde, iki çocuk da çocukluklarını o kapının ardında bıraktıklarını biliyordu. Artık sadece eve dönmeye çalışan iki kaçaktılar. Ve yukarıda, onları babalarından, canavarlardan daha korkunç bir şey bekliyordu: "Gerçekler."

More Chapters