Cherreads

Chapter 85 - KANLI ANAHTAR VE PASLI MİRAS

Sarayın temellerinin altındaki hava, yukarıdaki o parfüm ve şarap kokan dünyadan tamamen farklıydı. Burada hava, yüzyıllardır hapsolmuş tozun, çürüyen taşın ve metalik bir soğuğun karışımıydı.

Kael Vael'thra, Eski Mahzen'in (The Old Vaults) devasa demir kapısının önünde durdu.

Kapı, tek parça kara demirden dökülmüştü ve üzerinde ne bir kulp ne de bir anahtar deliği vardı. Sadece yüzeyine kazınmış, hafifçe titreşen silik rünler, buranın basit bir kiler değil, İmparatorluk tarihinin gömüldüğü bir mezar olduğunu haykırıyordu.

Kael, avuçlarını soğuk metale dayadı. "Açıl," diye fısıldadı, içindeki Tını (Mana) okyanusunu hafifçe dalgalandırarak. Ancak kapı, onun bu zayıf çağrısına cevap vermedi. Üzerindeki koruma büyüleri, Kael'in Void (Hiçlik) doğasını tanıyor ama yetkiyi reddediyordu. Bu kapı güçle değil, kanla mühürlenmişti.

Kael geriye çekildi, omuzla kırmaya çalıştı. GÜM. Omuzu sızladı ama kapı milim bile kıpırdamadı. Fiziksel Kudret (Aura) burada işe yaramıyordu. Çaresizlik, midesinde soğuk bir yumru gibi büyümeye başladı. Sera içerideydi. O aptal, ışık saçan kız içerideydi ve Kael bu lanet kapının önünde vakit kaybediyordu.

TRAAK.

Başının üzerindeki taş kirişten gelen sesle irkildi. Yukarı baktı. O lanetli Kuzgun oradaydı. İmparator Valdrin'in gözü. Mor kristal gözleri karanlıkta sönük birer kor gibi parlıyordu. Kuş, başını mekanik bir hareketle yana eğdi ve Kael'in çaresizliğini izledi. Bu bir testti. Valdrin, Kael'in ne kadar ileri gidebileceğini görmek istiyordu.

"Biliyorsun," dedi Kael, kuşa bakarak. "Aç şunu. Eğer o içeride ölürse... baban seni affetmez." (Kael burada kuşa, aslında İmparator'a sesleniyordu).

Kuzgun, metalik gagasını açtı. Ötmedi. Gagasının ucundan, koyu, neredeyse siyah renkli, yoğun bir kan damlası süzüldü. Bu, kuşun kendi kanı değildi; içinde taşıdığı, rünik bir yetki mühürüydü. Valdrin'in kanıydı.

Damla, kapının tam ortasındaki silik rün halkasının merkezine düştü. CISSS. Sanki kızgın yağa su dökülmüş gibi bir ses çıktı. Kan, metalin içine emildi. Kapının üzerindeki rünler, bir anlığına uğursuz, kızıl bir ışıkla parladı. Mekanizmanın derinliklerinden, uyuyan bir devin inlemesi gibi ağır dişli sesleri, zincir gıcırtıları geldi.

KLANK... GIIIRÇ.

Devasa demir kapı, yüzyılların tozunu silkeleyerek, ağır ağır, santim santim içeriye doğru açıldı. İçeriden yüzüne vuran hava, buz gibiydi ve ölüm kokuyordu.

Mahzen Koridorları

Kael, karanlığa adımını attı. Kapı arkasından kapanmadı ama Kael geri dönüp bakmadı bile. İlk birkaç saniye hiçbir şey göremedi. Gözlerini kapattı ve bekledi. Kudretini (Aurasını) gözbebeklerine odakladı. Gözlerini tekrar açtığında, dünya değişmişti. Sağ gözündeki altın iris, karanlığı delip geçiyor; ısı izlerini, hava akımlarını ve maddenin yoğunluğunu gri tonlamalı bir harita gibi önüne seriyordu.

İlerlemeye başladı. Adımları sessizdi ama zihni gürültülüydü. "Silah lazım," diye düşündü. "Çıplak elle savaşamam." Gözleri etrafı taradı. Burası eski bir cephanelik veya depo gibiydi ama çoğu şey çürümüştü. Tahta sandıklar dokununca toza dönüşüyordu. Biraz ileride, duvara yaslanmış bir iskeletin yanında metal bir parıltı gördü. Hızla oraya yöneldi.

İskelet, eski bir imparatorluk muhafızı zırhı giyiyordu. Elinde ise hala sıkıca kavradığı bir kılıç vardı. Kael eğildi ve kılıcı iskeletin elinden çekip aldı. Kılıç ağırdı. Bu bir Uzun Kılıç (Longsword) idi. Kael'in alıştığı o zarif, kavisli, hızlı "Siyah Diş" (Blackfang) stilinin tam tersiydi. Düz, hantal, ağırlık merkezi ucuna kaymış, paslanmış bir demir yığını. Kabzası derisi dökülmüş, balçağı gevşemişti.

Kael kılıcı havada savurdu. VUUUV. Hava direnci çok fazlaydı. Bu silahla "akamazdı". Bu silahla dans edemezdi. Bu silahla sadece vurabilir, ezebilir ve savurabilirdi. "Çöp," diye mırıldandı Kael. Ama sonra silahı belindeki kuşağına sıkıştırdı. "Ama hiç yoktan iyidir. Demir demirdir."

Duvarlardaki Fısıltılar

Tünel genişledi. Zemin, kaba taştan işlenmiş mermere dönüştü. Kael hızla yürürken, duvardaki oymalar dikkatini çekti. Normalde durmazdı. Ama sağ gözü, bu oymaların üzerindeki Tını kalıntısını, o kadim enerjiyi hissetmişti. Yavaşladı. Meşale yakamazdı ama altın gözüyle duvarlardaki rölyefleri seçebiliyordu.

Duvarın sol tarafında, devasa, obsidyen taşından oyulmuş gibi duran, pulları tek tek işlenmiş bir Ejderha figürü vardı. Ejderha, yıkımı, gücü ve sonsuz bir açlığı simgeliyordu. Gözleri yerine, duvara iki adet safir taş gömülmüştü ama taşlar matlaşmıştı. Duvarın sağ tarafında ise, kanatları alev formunda işlenmiş, zarif ama kudretli bir Zümrüdü Anka kuşu duruyordu. Anka, yaşamı, döngüyü ve yeniden doğuşu haykırıyordu.

İki figür, birbirine saldırmıyordu. Karşılıklı duruyorlardı. Ve ortalarında... Ortalarında, iç içe geçmiş dokuz halka vardı. Dokuz Diyar. Bu halkaların tam merkezinde, diğerlerinden daha parlak, daha detaylı işlenmiş bir şehir figürü vardı: Solgard. Ve Solgard'ın üzerinde, hem Ejderha'nın nefesinin hem de Anka'nın kanatlarının birleşerek oluşturduğu, kubbe şeklinde bir bariyer resmedilmişti.

Kozmik Bariyer.

Kael, elini duvardaki soğuk taşa, o bariyerin resmedildiği yere koydu. İçindeki Mühür , bu şekli görünce sızladı. Bu bir sanat eseri değildi; bu bir tarih kitabıydı. Ve daha da önemlisi, bu bir uyarıydı. "Denge..." diye fısıldadı Kael, Halid'in ve annesinin ona sürekli anlattığı o kelimeyi hatırlayarak. "Biri yakıyor, diğeri külünden doğuruyor. Ve biz... biz ortada kalanlarız."

Ejderha'nın (Drasly) sureti, Kael'e garip bir şekilde tanıdık geldi. Sanki aynaya bakıyormuş gibi hissetti. O yıkıcı potansiyel, o karanlık ihtişam... Kendi ruhunun bir yansımasıydı.

Tam oymaların detayına dalmışken, tünelin derinliklerinden gelen bir ses, Kael'i bu transtan kopardı.

...hıçkırık...

Kael dondu. Başını hızla sesin geldiği yöne çevirdi. Bu bir rüzgar sesi değildi. Bir canavar hırıltısı da değildi. Bu, korkmuş, canı yanan bir insanın, tüm umudunu kaybetmek üzereyken çıkardığı o bastırılmış ağlama sesiydi.

Ve hemen ardından, karanlık koridorun ucunda, zifiri karanlığı delen soluk, titrek, beyaz bir ışık huzmesi belirdi. Sera.

Kael, duvardaki ejderhayı ve tarihi unuttu. Elindeki paslı kılıcı sıkıca kavradı. O kadar sıkı kavradı ki, paslı metal eldiveninin derisini çizdi. "Dayan," dedi dişlerinin arasından. Ve koşmaya başladı. Sessizce değil. Saklanarak değil. Botlarını yere sertçe vurarak, varlığını belli ederek, bir avcı gibi değil, bir meydan okuyucu gibi koştu.

Işık yaklaştı. Ve o ışığın içinde, kristal bir bariyerin ardına sığınmış, etrafı cıva gibi parlayan kabuslarla sarılmış Sera'yı gördü.

(PART II): PASLI DEMİR VE KÖR AYNALAR

Kael, geniş kristal salonun girişinde durduğunda, yüzüne çarpan sıcak hava dalgası nefesini kesti. Burası bir mahzen değil, ışığın ve paniğin beslediği bir fırındı.

Odanın merkezinde, obsidyen bir duvarın dibine sinmiş olan Sera Lyvannis, titrek bir ışık bariyerinin ardına sığınmıştı. Ancak bu bariyer onu korumuyor, aksine mahvediyordu. Duvarları kaplayan yüzlerce siyah kristal ayna, Sera'nın yaydığı ışığı bir mercek gibi odaklıyor, genç kızın üzerine yakıcı lazerler olarak geri yansıtıyordu. Sera ter içindeydi, elbisesi yer yer tütsülenmişti ve gözlerinde saf dehşet vardı.

Etrafında ise o şeyler... Ayna Sürüngenleri (Mirror Stalkers). Cıva gibi akışkan, şekilsiz, üzerleri ayna plakalarıyla kaplı dört ayaklı kabuslar. Işığa saldırmıyor, ışığın içinde yıkanıyorlardı. Sera'nın bariyerine sürtünüyor, enerjiyi emiyor ve şişiyorlardı.

Kael, elindeki paslı kılıcın kabzasını sıktı. Metalin pürüzlü yüzeyi avcunu kesti ama bu acı, zihnini berraklaştırdı. Analiz Refleksi:

Düşman: Görme duyuları yok. Isı ve Tını (Mana) takibi yapıyorlar. Ortam: Kristaller ışığı artırıyor. Işık olduğu sürece düşman hızlı ve ölümcül. Sera: Işık kaynağı. O sönmezse, burası mezarları olur. Silah: Ağır, kör, paslı. Kesemez. Sadece ezebilir.

Kael derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o metalik, sıcak havayı tuttu. Sonra koşmadı. Bağırmadı. Adımını, Gölge Adımları (Shadow Steps) ritmine uydurarak, sessizce ama ağır bir kararlılıkla içeri süzüldü.

Bir sürüngen, Sera'nın bariyerini tırmalıyordu. Kael, yaratığın arkasına geçti. Kılıcı kaldırdı. Bu zarif bir kılıç ustası hamlesi değildi. Bu, elindeki demir çubuğu bir balyoz gibi kullanan bir sokak kavgacısının vuruşuydu. VUUUV. Ağır, paslı namlu havayı yararak indi.

ÇAT!

Kılıcın kör ağzı, sürüngenin sırtındaki ayna plakasına çarptı. Kesmedi. Parçaladı. Kristalize olmuş kabuk tuzla buz oldu. Yaratık, beklemediği bu kaba kuvvet karşısında tıslayarak yere yapıştı. İçinden siyah, zift benzeri bir sıvı fışkırdı.

Ses, odadaki yankıyı bozdu. Diğer sürüngenler –yaklaşık altı tane– aynı anda başlarını çevirdiler. Yüzleri yoktu ama Kael, o pürüzsüz ayna suratlarında kendi yansımasını gördü: Kirli, terli, elinde paslı bir demir tutan öfkeli bir çocuk.

"Sera!" diye bağırdı Kael. Sesi, kırılan kristallerin şıngırtısını bastırdı. "Işığı söndür! Hemen!"

Sera, bariyerin ardından yaşlı gözlerle ona baktı. Kael'i bir kurtarıcı şövalye gibi değil, dumanların içinden çıkan karanlık bir siluet olarak görüyordu. "Yapamıyorum!" diye hıçkırdı Sera. "Korkuyorum! Eğer söndürürsem beni yerler!" "Eğer söndürmezsen zaten yiyecekler!" diye kükredi Kael.

İki sürüngen, Kael'in üzerine atıldı. Işık hızında hareket ediyorlardı çünkü odadaki yansımalar onlara sayısız hareket yolu sunuyordu. Kael, sağındaki yansımayı gördü ama tepki vermedi. O bir yanılsamaydı. Solundan gelen hava akımını hissetti. Gerçek saldırı oradaydı. Kael, paslı kılıcı bir kalkan gibi gövdesine yasladı (Ters Tutuş). ÇING! Yaratığın pençeleri paslı metale çarptı. Kael'in kolları sarsıldı, dişleri birbirine vurdu. Kemikleri sızladı. Bu yaratıklar düşündüğünden çok daha güçlüydü. Kael geriye savrulmadı. Topuklarını yere gömdü. Kudret (Aura) , bacak kaslarını sertleştirdi. Kılıcı itti ve yaratığı üzerinden attı.

"Aptal olma!" dedi Kael, bir yandan diğer yaratığın kuyruk darbesinden eğilerek kaçarken. Kılıcın ağırlığı hareketlerini yavaşlatıyordu. "Işık onları besliyor! Onlara yol gösteriyorsun!"

Sera, ellerini göğsüne bastırdı. Panik atak geçiriyordu. Kontrolü kaybetmişti. Işığı söndürmek istese bile bedeni, hayatta kalma içgüdüsüyle daha fazla Tını pompalıyordu. Bariyer daha da parladı. Odadaki aynalar kör edici bir hal aldı. Sürüngenler çıldırdı. Hızları iki katına çıktı. Kael, bir anda etrafını saran gümüşi, ölümcül bir kasırganın ortasında kaldı.

Sırtında bir yanma hissetti. Bir pençe zırhını sıyırmış, derisini çizmişti. Bacağında bir darbe. Kael sendeledi. Kılıcı savuruyor ama çoğu zaman sadece havayı veya kristal sütunları dövüyordu. Onlar çok hızlıydı. Kael ise çok yavaştı. Öleceğim, diye düşündü Kael. Bu paslı demirle, bu aptal kızın inadı yüzünden burada öleceğim.

O an, sırtındaki Mühür sızladı. Kael'in içindeki okyanus, tehlikeyi hissetti. Ve Kael'e bir çözüm sundu. Işığı o söndüremiyorsa... sen yut.

Kael, son bir güçle Sera'nın bariyerine doğru koştu. Önüne çıkan bir sürüngene omuz attı. Yaratık, Kael'in Aura ile sertleşmiş omzuna çarpınca sersemledi. Kael, Sera'nın bariyerinin içine daldı. Sıcaklık dayanılmazdı. Derisi karıncalandı. Sera çığlık attı. "Kael! Yanacaksın!"

Kael, Sera'nın yakasına yapıştı. Kızı sarstı. "Bana bak!" Sera'nın mavi gözleri, Kael'in gözlerine kilitlendi. Kael'in sağ gözü, o erimiş altın rengi iris, vahşi bir girdap gibi dönüyordu. Kael, elindeki kılıcı yere sapladı ve boştaki elini Sera'nın alnına, Tını merkezine koydu.

Bu bir saldırı değildi. Bu bir Tahliye işlemiydi. Kael, Mühründeki o "emici" vakumu, o kara delik benzeri açlığı serbest bıraktı. "Void: Sönümleme (Dampen)."

Sera'nın vücudundaki ışık, bir anda çekildi. Sanki birisi küvetin tıpasını çekmişti. Sera'nın içindeki tüm aktif mana, Kael'in eline, oradan koluna, oradan da Mührüne aktı. Işık bariyeri titredi, büzüldü ve... Puff. Söndü.

Oda, mutlak ve zifiri bir karanlığa gömüldü. Aynaların yansıtacağı hiçbir şey kalmamıştı. Kıpkırmızı, cehennemi andıran o parlaklık gitmiş, yerini mahzenin soğuk, tozlu, kadim karanlığına bırakmıştı.

Sürüngenlerin çığlıkları kesildi. Şaşkın tıslamalar duyuldu. Göremiyorlardı. Avlarını kaybetmişlerdi. En büyük güç kaynakları, bir anda yok olmuştu.

Karanlığın içinde, sadece iki ses vardı: Sera'nın kesik kesik nefes alışı ve Kael'in, elindeki paslı kılıcı topraktan çekerken çıkardığı o metalik sürtünme sesi. Gırrç.

"Şimdi," dedi Kael'in sesi, karanlığın içinden. Soğuk, sakin ve korkutucu. "Şartlar eşitlendi."

Kael'in sağ gözü, karanlıkta sönük bir kor gibi parladı. Aura Sezgisi devreye girmişti. O karanlıkta görüyordu. Yaratıkların ısı izlerini, o soğuk taşların üzerindeki hareketlerini seçebiliyordu. Kılıcını kaldırdı. Bu sefer metal ağır gelmiyordu. Çünkü av artık kaçmıyordu. Av, karanlıkta kaybolmuştu ve avcı, gölgelerin ta kendisiydi.

More Chapters