BÖLÜM 84: YANLIŞ IŞIK
Eski Mahzenler (The Old Vaults) – Üst Koridorlar
Başlangıçta her şey, Sera'nın zihninde kurguladığı o kahramanlık baladı kadar kusursuzdu.
Paslı demir kapı arkasından kapandığında, Sera Lyvannis karanlığın onu yutacağını sanmıştı ama yanılmıştı. O, Lyvannis soyundandı; ışık onun kanında, Hayati Zerrelerinde (hücrelerinde) ve iradesinde saklıydı. Avcunu hafifçe kaldırması yetmişti. Parmak uçlarından dökülen saf, beyaz Tını (Mana), yüzyıllardır güneş görmemiş o küflü koridorları bir katedral gibi aydınlatmıştı.
İlk karşılaştığı şeyler, gölgelere saklanmış basit kemirgenler ve çürümüş iskeletlerdi.
"Zayıf..." dedi Sera, önündeki örümcek ağlarını tek bir ışık dalgasıyla yakıp geçerken. Sesi, taş duvarlarda yankılandı. "Kael buraya inmekten mi çekiniyordu? Burası sadece tozlu bir mezar."
Adımları yankılanıyordu. İpek elbisesinin yırtılan etekleri umurunda değildi. Kendini güçlü hissediyordu. Yemek masasında annesinin, İmparatoriçe Aeliana'nın o küçümseyici bakışlarını, Kael'in "Yükümü hafiflettim" deyişini hatırladıkça, elindeki ışığı daha da harlıyordu.
Onlara gösterecekti. Bu tünellerin sonunda, babasının haritalarda "Yasak Bölge" olarak işaretlediği o eski mühür odası vardı. Oraya gidecek, oradaki karanlığı temizleyecek ve yukarıya, o Kristal Salon'a bir fatih olarak dönecekti. O zaman Kael ona "yük" diyemezdi. O zaman Kael, ona muhtaç olduğunu hatırlardı.
"Ben bir süs eşyası değilim," diye fısıldadı, karşısına çıkan çürük bir ahşap kapıyı ışık patlamasıyla (Lightblast) parçalarken. Kapı tuzla buz oldu.
Bu güç... Bu kontrol... Sera gülümsedi. Korkusu gitmiş, yerine tehlikeli bir özgüven gelmişti. Işığı, bu karanlıkta mutlak bir otoriteydi. Hiçbir şey onun parlaklığına direnemezdi.
Ya da o öyle sanıyordu.
--------------------------------------------------------------------------------
Mahzenin Derinlikleri – Kristal Labirent
Yolun eğimi arttı. Hava soğudu. O rutubetli, küf kokan hava değişti; yerini metalik, ozon benzeri, tüyler ürpertici bir kokuya bıraktı.
Sera, geniş bir salona girdiğinde duraksadı. Burası, yukarıdaki kaba taş koridorlara benzemiyordu. Duvarlar, tavan, hatta zemin... Her yer, volkanik camı andıran, simsiyah, pürüzsüz ve parlak kristallerle kaplıydı.
Sera'nın elindeki ışık küresi, bu siyah aynalarda yansıdı. Bir anda etrafında yüzlerce Sera belirdi. Hepsi ona bakıyordu.
"Garip..." dedi Sera. Sesi, bu kristal odada tuhaf, tiz bir yankı yaptı.
O sırada, sol tarafındaki sütunun arkasından bir ses geldi. Tık... Tık... Tıss... Sera hızla o yöne döndü. Işığını bir projektör gibi o noktaya odakladı. "Kim var orada? Ortaya çık!"
Karanlığın içinden, zemindeki siyah kristallerden ayırt edilmesi imkansız olan bir şey süzüldü. Bu bir hayvan değildi. Bu, sanki cıvadan yapılmış, akışkan, metalik pullara sahip, dört ayaklı bir kabustu. Gözleri yoktu. Başının olması gereken yerde pürüzsüz, ayna gibi parlayan bir yüzey vardı.
Ayna Sürüngeni (Mirror Stalker).
Yaratık, Sera'nın ışığını görünce tısladı. Ama bu bir korku tıslaması değildi; bir "beğeni" sesiydi.
Sera, iğrenerek yüzünü buruşturdu. "Çirkin şey." Hiç tereddüt etmedi. Akademi'de defalarca çalıştığı, hedef tahtalarını delip geçen o keskin saldırı büyüsünü hazırladı. "Işık Mızrağı! (Radiant Lance)"
Avcundan fırlayan yoğunlaştırılmış ışık huzmesi, havayı yararak yaratığın tam kafasına, o ayna gibi olan alnına doğru uçtu. Sera, yaratığın başının patlamasını, yanmış et kokusunun yayılmasını bekledi.
ÇING!
Beklediği etki olmadı. Işık mızrağı yaratığa çarptı ama delmedi. Yaratığın alnındaki o kusursuz ayna zırhı, ışığı olduğu gibi, hatta daha da yoğunlaştırarak geri yansıttı.
Sera ne olduğunu anlayamadı. Kendi büyüsü, yaratıktan sekip tavandaki kristale çarptı. Oradan duvara. Oradan zemine. Oda, kontrolsüz bir lazer şovuna dönüştü. VIZZT! Seken ışık huzmesi, Sera'nın sol omzunun hemen yanından geçti ve arkasındaki kristal sütunu parçaladı. Keskin cam parçaları Sera'nın saçlarına ve yüzüne sıçradı. Yanağında ince, sıcak bir kesik oluştu.
Sera donakaldı. Elini yanağına götürdü. Parmaklarına kan bulaştı. "Ne...?"
Yaratık ölmemişti. Hatta... Sera'nın gönderdiği o saf Tını (Mana) enerjisiyle beslenmiş gibi, vücudundaki pullar daha da parlamaya başlamıştı. Ve yalnız değildi. Kristallerin yansımasından faydalanan diğerleri de saklandıkları yerden çıkmaya başladı. İki, üç, beş tane... Hepsi cıva gibi akıyor, hepsi gözsüz yüzlerini Sera'nın ışığına çeviriyordu.
İşler sarpa sarmıştı. Hem de çok kötü.
"Geri durun!" diye bağırdı Sera. Panik, mantığını kör etmeye başlamıştı. Daha güçlü bir büyü denedi. "Güneş Patlaması! (Solar Flare)" Ellerini iki yana açtı ve odanın tamamını kör edici bir ışıkla doldurdu. Amacı onları yakmak, kaçırmaktı.
Bu, yapabileceği en büyük hataydı.
Oda bir anda süpernovaya dönüştü. Ama Ayna Sürüngenleri için bu bir saldırı değil, bir ziyafetti. Yaratıkların derileri, bu yoğun ışığı emmiyor, onu bir mercek gibi odaklayıp birbirlerine ve tekrar Sera'ya yansıtıyordu. Sera, kendi yarattığı ışık cehenneminin ortasında kaldı. Gözleri kamaştı. Her yerden üzerine gelen, kendi büyüsünün yansımalarıyla yandı. Elbisesinin kolları tütsülenmeye başladı. Isı, saniyeler içinde katlanarak arttı.
"Yanıyorum..." diye inledi Sera, elleriyle yüzünü kapatarak. Kendi büyüsünü iptal etmeye çalıştı ama korku, Ruh Kanallarını kilitlemişti. Kontrolü kaybetmişti. Işık sönmüyor, aksine Sera'nın korkusundan beslenerek daha da parlıyordu.
Sürüngenler, bu ışık kaosunun içinde dans eder gibi yaklaşıyordu. Işık onları incitmiyordu. Onlar ışıkla avlanıyordu. Bir tanesi, Sera'nın hemen arkasına süzüldü. Aynalı kuyruğuyla Sera'nın bacağına vurdu. ÇAT. Sera, bacağında hissettiği acıyla yere kapaklandı. Kristal zemine düştüğünde, kendi yansımasını gördü. O güçlü, mağrur prenses gitmişti. Yerde, kendi büyüsüyle kendini kör eden, saçları dağılmış, yanağı kanayan, dehşete düşmüş bir kız çocuğu vardı.
"Kael..." ismi dudaklarından döküldü. İstemsizce. Kael'in karanlığına ihtiyacı vardı. Işığı yutacak, bu aynaları kıracak bir karanlığa. Ama Kael yoktu. Onu geride bırakmıştı. "Yükünü hafifletmişti."
Sera sürünerek geri çekilmeye çalıştı ama sırtı soğuk bir duvara çarptı. Etrafı sarılmıştı. Yaratıklar saldırmak için acele etmiyordu. Sera'nın yaydığı ışığın tadını çıkarıyor, avın çaresizliğini izliyorlardı.
Sera, o an anladı. Güçlü değildi. Sadece... şanslı doğmuştu. Ve şans, yerin yedi kat altında, ışığın bile ihanet ettiği bu yerde hiçbir işe yaramıyordu.
--------------------------------------------------------------------------------
(PART II): KIRIK YANSIMALAR VE IŞIĞIN İHANETİ
Sera'nın omzundaki yanık, sıcak bir bıçak saplanmış gibi zonkluyordu. İpek elbisesinin yırtılan kumaşı, kanla ve kendi büyüsünün kristal duvarda bıraktığı is kokusuyla lekelenmişti.
Sırtını dayadığı soğuk, siyah kristal duvardan güç almaya çalışarak nefeslendi. Ciğerlerine dolan hava, mahzenin bin yıllık tozunu ve o yaratıkların yaydığı metalik, ozon benzeri salya kokusunu taşıyordu.
"Sakin ol," diye fısıldadı kendine. Sesi titriyordu ama bu titreme soğuktan değil, damarlarında kontrolsüzce gezinen adrenalindendi. "Sen Lyvannis'sin. Bir imparatorluk yöneteceksin. Birkaç yer altı haşeresinden korkamazsın."
Ancak karşısındaki karanlık, başa çıkabileceği bir diplomatik kriz veya saray entrikası değildi. Bu, fiziğin kurallarının büküldüğü, kendi doğasının ona düşman kesildiği bir kabustu.
Tavandan sarkan ve duvarları kaplayan o obsidyen benzeri kristaller, Sera'nın kontrolsüzce yaydığı Tını'yı (Mana) emmiyor, aksine onu bir yankı odasındaki ses gibi çoğaltarak geri yansıtıyordu. Sera'nın vücudundan yayılan en ufak bir ışık huzmesi –korktuğu için istemsizce parlıyordu– binlerce aynada kırılarak odanın içinde onu hedef alan ölümcül işaret fişeklerine dönüşüyordu.
Tık... Tık... Tıss...
Sesler yaklaşıyordu. Çoklu, ritmik ve aç sesler.
Karanlığın içinden, zemine sürtünen pulların sesi geliyordu. Ayna Sürüngenleri (Mirror Stalkers). Bu yaratıkların gözleri yoktu. Evrimleri, onları yer altının mutlak karanlığına ve ışıksızlığına adapte etmişti. Görmüyorlardı; ısıyı ve en önemlisi Saf Tınıyı kokluyorlardı.
Ve Sera, şu an bu karanlıkta yanan devasa bir meşale gibiydi.
Bir tanesi, sol taraftaki sütunun arkasından başını uzattı. Yaratığın derisi, cıva gibi akışkan, sürekli hareket eden gümüşi pullarla kaplıydı. Sera'nın korkuyla parlayan aurası, yaratığın derisinden yansıyor, canavarı olduğundan daha büyük, daha şekilsiz ve daha korkunç gösteriyordu. Ağzı yoktu, sadece yüzünün alt kısmında, dikey olarak açılan ve içinde yüzlerce iğne diş barındıran bir yarık vardı.
Sera, refleks olarak elini kaldırdı. Akademi eğitimleri, kas hafızası devreye girdi. "Uzak dur!"
Avcunun içinden yoğun, delici bir ışık huzmesi fışkırdı. Bu, saraydaki eğitimlerinde zırhlı mankenleri delip geçen "Güneş Mızrağı" büyüsüydü. Hızlı, kesin ve öldürücü olması gerekiyordu.
Ancak burası talim sahası değildi. Ve karşısındaki, sıradan bir hedef tahtası değildi.
Işık mızrağı yaratığa çarptı. Ama yaratığın derisi bir ayna gibiydi; ışığı emmedi, delmedi. Işık, yaratığın alnından sekti. VIZZT! Seken ışık huzmesi, tavandaki bir kristale çarptı (ÇING), oradan zemine (ÇING), oradan duvara... Odanın içinde kontrolsüz, ölümcül bir ışık fırtınası başladı. Sera çığlık atarak yere kapandı. Kendi büyüsü, başının üzerinden vızıldayarak geçti ve arkasındaki duvarda derin bir yarık açtı. Keskin taş parçaları saçlarına ve sırtına yağdı.
"Yapamıyorum..." dedi Sera, elleriyle başını koruyarak. Tozların arasında öksürdü. "Vuramıyorum. Işık... Işık onlara işlemiyor."
Yaratıklar tıslayarak gülüyor gibiydi. Bu ses, Sera'nın zihninde çınladı. Işık onları incitmiyordu; ışık onları besliyordu. Onlar ışıkla avlanan parazitlerdi ve Sera, onlara ziyafet sunuyordu. Kendi gücü, düşmanının silahı olmuştu.
Sera sürünerek geri çekildi. İpek elbisesi parçalanmış, dizleri kanamıştı. Ayağa kalkmaya çalıştı ama topuğu, uzun elbisesinin yırtık parçasına takıldı. Sendeledi. O sırada, aynaların içindeki yansımalarını gördü. Binlerce Sera. Hepsi yerde, hepsi korkmuş, hepsi çaresiz. Hepsi "Yetersiz". Annesinin sesi zihninde yankılandı: 'Süslü bir bebek... İşlevsiz bir süs... Kael'in sana ihtiyacı yok.' Kael'in o duygusuz sesi yankılandı: 'Yükünü hafiflettim...'
"Ben yük değilim!" diye bağırdı Sera. Öfkesi, korkusunu bir anlığına bastırdı. "Ben Lyvannis'im! Ben bu krallığın varisiyim!"
Ayağa fırladı. Eğer saldıramıyorsa, savunacaktı. Kael ona zarar veremezdi, annesi onu küçümseyemezdi ve bu iğrenç yaratıklar onu yiyemezdi. İki elini iki yana açtı. Tüm iradesini ve Mühründeki rezervi çağırdı.
"Işık Kubbesi! (Radiant Dome)"
Bu, onun bildiği en güçlü savunma büyüsüydü. Etrafında saf ışıktan, elmas sertliğinde, aşılamaz bir küre oluşturdu. Yaratıklar bu duvara çarpıp yanacaktı. Ya da en azından onu içeride güvende tutacaktı. Planı buydu.
Ama Aeyrdrasil'in fizik kuralları, Sera'nın umutlarına göre işlemiyordu.
Kubbe oluştuğu an, mahzenin içindeki sıcaklık fırladı. Kristaller, bu yoğun ışık kaynağını mercek gibi odakladı. Sera, kendi kalkanının içinde, bir fırına hapsolmuş gibi hissetti. Isı artıyor, oksijen azalıyordu. Dışarıdaki yaratıklar kaçmadı. Geri çekilmediler. Aksine, hepsi aynı anda koza'nın üzerine atladı.
BAM. BAM. BAM.
Yaratıklar, kubbeye yapıştılar. Pençeleriyle değil, göğüslerindeki ve karınlarındaki ayna plakalarıyla bariyere sürtündüler. Cıva gibi derilerini kalkanın yüzeyine yasladılar ve ısınan mananın tadını çıkarmaya başladılar.
Sera, kalkanın içinden dehşetle izledi. Yaratıklar saldırmıyordu. Besleniyorlardı. Sera'nın bariyeri saf ışıktan ve yoğunlaştırılmış Tınıdan yapılmıştı. Bu yaratıklar için Sera, etrafına devasa bir yemek masası kurmuştu. Enerji bariyeri, yaratıkların derisinde emiliyor, onları daha da güçlendiriyor, parlamalarına neden oluyordu.
Daha da kötüsü, bariyerin yaydığı yoğun ışık, mahzenin duvarlarındaki tüm kristallerden sekerek Sera'ya geri dönüyor, bir "Isı Fırını" etkisi yaratıyordu. Sera, kendi kalkanının içinde terlemeye başladı. Saçları alnına yapıştı. Isı artıyordu. Kendi büyüsü, onu pişiriyordu.
"Hayır..." dedi Sera. Nefesi kesiliyordu. Kalkanı onu korumuyor, onu infaz ediyordu. "Bırakın beni!"
Kalkanı kapatmak istedi. Ama korku, Tını akışını kilitlemişti. Paniklediği için kontrolsüzce daha fazla enerji pompalıyordu. Lyvannis kanı, tehlike anında parlamaya programlıydı. Ve bu genetik özellik, şu an onun tabutunu çiviliyordu.
Gözleri kararmaya başladı. Sarayın o güvenli, parfüm kokulu koridorlarını özledi. Odasındaki yumuşak yastığı özledi. Ve... Kael'in o sessiz, karanlık, ışığı yutan varlığını özledi. Kael... Onun neden bu kadar sessiz olduğunu, neden karanlıkta durmayı tercih ettiğini şimdi anlıyordu. Işık, her zaman kurtarıcı değildi. Bazen ışık, sadece avcıya yerini gösteren bir işaretti. Bazen karanlık, en güvenli sığınaktı.
ÇAT.
Kalkanın üzerinde bir çatlak oluştu. Yaratıklardan biri, pençelerini enerji duvarından içeri sokmayı başarmıştı. Çatlak, bir örümcek ağı gibi yayıldı. Sera çığlık attı ve son bir çabayla büyüyü bozdu. Kalkan patlayarak dağıldı. Sera, patlamanın geri tepmesiyle geriye savruldu ve sert bir şekilde kristal duvara çarptı. Başı döndü. Görüşü bulanıklaştı.
Yerde yatarken, etrafını saran sürüngenlerin sesini duydu. Artık saldırmıyorlardı. Acele etmiyorlardı. Avın düştüğünü, savunmasının kırıldığını biliyorlardı. Yavaşça, cıva gibi akarak, tadını çıkararak yaklaşıyorlardı.
Sera, elini zemine koydu. Parmaklarına soğuk, kırık bir cam parçası geldi. Avcunu kesti ama acıyı hissetmedi. Burası onun mezarı olacaktı. Ve kimse onu bulamayacaktı. Çünkü o, kimseye haber vermeden, gururuna yenilerek bu kuyuya inmişti. "Kahraman" olacaktı ama sadece "Yem" olmuştu.
Annesinin haklı olduğunu düşündü. O sadece bir süstü. Kael gibi değildi. Kael hayatta kalmayı biliyordu. Sera ise sadece parlamayı biliyordu. Ve bazen parlamak, ölmek demekti.
"Baba..." diye fısıldadı. Boğazı kurumuştu. "Anne..." Ve sonra, o kırık gururunun en derininde, itiraf etmekten nefret ettiği o ismi fısıldadı. "Kael..."
Gözlerinden yaşlar süzülürken, bilinci karanlığa gömüldü. Son gördüğü şey, üzerine eğilen cıva derili bir yaratığın, ağzındaki iğne dişlerden damlayan asidik salyanın, ipek elbisesinin üzerine düşüp kumaşı yakmasıydı.
Eski Mahzenler, İmparatorluğun Işığını yutmak üzereydi.
PART III): CAMDAN KAFES VE YANIK DUA
Sera, sırtını soğuk kristal duvara yaslamış, titreyen ellerini göğsünün üzerinde birleştirmişti. Nefes alışverişleri o kadar hızlı ve düzensizdi ki, ciğerleri yanıyordu.
Etrafını saran o görünmez, metalik tıslama sesleri yaklaşırken, Sera yapabildiği tek şeyi yaptı. Akademi'de defalarca çalıştığı, güvenli, sıcak ve koruyucu o büyüyü çağırdı.
"Işık Kalkanı! (Luminous Ward)"
Avuçlarından patlayan beyaz Tını, etrafında yarı saydam, kubbe şeklinde bir enerji duvarı ördü. Kalkan, mahzenin zifiri karanlığını bir deniz feneri gibi aydınlattı.
İlk saniyede güvende hissetti. O tanıdık ışık, o sıcaklık... Ama bu his sadece bir kalp atışı kadar sürdü.
Mahzenin duvarlarını kaplayan siyah obsidyen kristaller ve etrafını saran Ayna Sürüngenleri, bu yoğun ışık kaynağını bir saldırı olarak değil, bir davet olarak algıladı. Kalkanın yaydığı ışık, yaratların ayna gibi parlayan derilerinden sekiyor, duvardan duvara çarpıyor ve katlanarak Sera'nın üzerine geri dönüyordu.
Kalkanı onu korumuyordu. Onu bir fırının içine hapsediyordu.
"Çok sıcak..." diye inledi Sera. Alnından süzülen terler, gözlerine girip yakıyordu.
Kalkanın hemen dışında, yaratıkların siluetlerini görebiliyordu. Işıktan kaçmıyorlardı. Aksine, kalkanın yüzeyine yapışmış, cıva gibi akışkan bedenlerini enerji duvarına sürtüyorlardı. Işığı emiyor, onunla besleniyorlardı. Sera'nın savunması, onların ziyafetiydi.
Sera bakışlarını omzundaki derin kesiğe çevirdi. Kendi büyüsünün sekmesiyle oluşan bu yara, elbisesini kana bulamıştı ve zonkluyordu.
"İyileştirmeliyim," dedi kendi kendine. Sesi panik doluydu. "Kanı durdurmalıyım. Odaklan Sera. Sen Lyvannis'sin. Şifayı biliyorsun."
Titreyen sol elini, sağ omzundaki yaranın üzerine koydu. Zihninde "Hücresel Onarım" rünlerini canlandırmaya çalıştı. O narin, altın renkli iplikleri dokuyup eti birleştirmesi gerekiyordu.
Ama yapamadı.
Korku, Ruh Kanallarını (sinir sistemini) kilitlemişti. İçindeki Tını, sakin bir nehir gibi akmak yerine, patlamaya hazır bir baraj gibi çalkalanıyordu.
Kapa! Birleş! İyileş! diye emretti zihni.
Avcundan çıkan enerji, o yumuşak altın rengi şifa ışığı değildi. CIZZT! Kontrolsüz, yoğun ve yakıcı bir beyaz kıvılcım fışkırdı.
"AHH!"
Sera çığlık atarak elini çekti. Yarayı kapatmamıştı. Yarayı dağlamıştı. Nazik bir cerrah gibi dokunması gereken büyü, panik yüzünden kör bir bıçak gibi etine saplanmıştı. Yanık et kokusu, burnuna dolan metalik kokuya karıştı.
"Yapamıyorum..." diye hıçkırdı Sera. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, kalkanın içindeki ısı yüzünden anında buharlaşıyordu. "Beceremiyorum. Ben hiçbir şeyi beceremiyorum."
Kael'in yüzü gözünün önüne geldi. O soğuk, ifadesiz ama her zaman kontrollü duruşu. Kael olsa ne yapardı? Paniklemezdi. O "Boşluk" (Void) gibiydi; duygusuz, hatasız. Ama Sera doluydu. Korkuyla, pişmanlıkla ve acıyla o kadar doluydu ki, büyüsü bile ona ihanet ediyordu.
Kalkanın dışındaki yaratıklardan biri, ayna gibi parlayan pençesini enerji duvarına vurdu. ÇAT. Kalkanda ince bir çatlak oluştu. Sera dehşetle o çatlağa baktı. Kalkanı dayanmayacaktı. Kendi yarattığı bu "ışık kafesi", enerjisi tükendiğinde sönecek ve o zaman... o zaman karanlık içeri dolacaktı.
Kendi yansımasını gördü yaratığın yüzünde. Güzel, asil Prenses Sera değil. Saçı başı dağılmış, yüzü is ve kan içinde, kendi büyüsüyle kendini yakan, titreyen, küçük bir kız çocuğu.
"Baba..." diye fısıldadı. "Anne..." Ve sonra, o gururlu kalbinin en derininde, itiraf etmekten nefret ettiği gerçeği fısıldadı. "Kael... haklıydın. Ben sadece bir süsüm. Ve süsler kırılır."
Kalkan titredi. Işık dalgalandı. Son yaklaşıyordu.
(PART IV): KIRILAN KRİSTAL VE GÖLGENİN SESSİZLİĞİ
ÇIT...
O ses, Sera Lyvannis'in hayatında duyduğu en net, en geri döndürülemez sesti. Kemik kırılmasına benziyordu ama kırılan kemik değil, onu hayatta tutan son enerji bariyeriydi.
Oluşturduğu Işık Kalkanı, dışarıdaki Ayna Sürüngenleri'nin sürekli emişi ve içeride hapsolan ısının baskısı altında artık dayanamıyordu. Kubbenin üzerinde örümcek ağı gibi yayılan çatlaklardan içeriye, mahzenin o rutubetli, metalik ve ölüm kokan havası sızmaya başladı.
"Hayır..." diye inledi Sera. Sesi, kurumuş boğazından bir hırıltı gibi çıktı.
Dışarıdaki yaratıklar, bariyerin zayıfladığını hissetmişti. Tıslamaları, heyecanlı birer çığlığa dönüştü. En büyük olanı, ayna gibi parlayan kuyruğunu havaya kaldırdı ve son, öldürücü darbeyi indirmek için gerildi.
GÜM.
Kuyruk bariyere çarptı. Ve Sera'nın dünyası parçalandı.
Kalkan, bir cam fanus gibi patladı. Sadece sönmedi; Sera'nın yoğunlaştırdığı Tını (Mana), kontrolsüz bir şok dalgası halinde etrafa saçıldı. Sera, patlamanın etkisiyle geriye savruldu. Sırtı sertçe obsidyen duvara çarptı, başı taşa değdi. Gözlerinin önünde şimşekler çaktı.
Yere yığıldı. Korumasızdı. Işığı sönmüştü ama vücudu hala zayıf, titrek bir parıltı yayıyordu. Bu parıltı, karanlık suda kanayan bir yara gibi, tüm avcıları üzerine çekiyordu.
Sürüngenler, bariyerin yıkılmasıyla birlikte açığa çıkan o saf ışık enerjisini bir saniyede emdiler ve sonra... sonra kaynağa, Sera'ya yöneldiler. Artık arada hiçbir engel yoktu.
En öndeki yaratık, cıva gibi akarak Sera'nın üzerine atıldı. Yüzü yoktu ama Sera, o dikey ağız yarığının içindeki yüzlerce iğne dişi ve onlardan damlayan asidi görebiliyordu. Yaratığın ayna gibi parlayan derisinde kendi yansımasını gördü: Kanlar içinde, çaresiz, "Süs Bebeği" bir prenses.
Sera gözlerini kapattı. Elini kaldırmaya bile gücü yoktu. Prensesliği, gururu, unvanları... Hepsi bu karanlık çukurda, bir hiç uğruna silinip gidecekti. Kael haklıydı. O bir yüktü.
Özür dilerim...
Yaratık havadaydı. Dişler ete değmek üzereydi.
Ve sonra... Mahzenin içindeki hava basıncı aniden düştü. Kulakları tıkayan, sesi yutan bir vakum etkisi oluştu.
VUUUP.
Sera'nın üzerine atlayan yaratık, havada asılı kaldı. Hayır, asılı kalmamıştı. Yaratığın göğsünden, simsiyah, ışığı yutan, mat bir metal ucu çıkmıştı.
Sıradan bir kılıç saplanması gibi değildi. Metalin girdiği yerden kan değil, gri bir duman yükseliyordu. Yaratık çığlık atamadı. Çünkü o siyah metal, sadece etini kesmemiş, yaratığın içindeki enerjiyi, o emdiği ışığı bir sünger gibi anında çekip yutmuştu.
Yaratığın parlak, cıva gibi bedeni bir saniyede matlaştı, grileşti ve kül rengine döndü. Arkasındaki siluet, kılıcı sert bir hareketle yana savurdu. Yaratığın cansız bedeni, içi boş bir çuval gibi duvara çarpıp parçalandı.
Sera, titreyerek gözlerini açtı. Onunla, tıslayarak yaklaşan diğer sürüngenlerin arasında bir gölge duruyordu. İnce, keskin ve sessiz. Üzerinde zırh yoktu. Sadece yırtılmış bir gömlek ve kanlı eller vardı. Ama duruşu... duruşu, odayı dolduran tüm o canavarlardan daha tehditkardı.
Kael Vael'thra.
Elinde, henüz ham haliyle, dövülme izleri taşıyan o kara kılıç vardı. Ama kılıç parlamıyordu. Tam tersine, mahzendeki cılız ışığı bile emiyor, etrafında flu bir karanlık halkası oluşturuyordu.
Kael, omzunun üzerinden hafifçe Sera'ya baktı. Sağ gözündeki o dikey, altın iris, karanlıkta vahşi bir hayvanınki gibi parlıyordu. Yüzünde endişe yoktu. Öfke yoktu. Sadece... Sera'nın daha önce hiç görmediği, tüyler ürpertici bir "Odaklanma" vardı.
"Işığını söndür Sera," dedi Kael. Sesi fısıltı gibiydi ama mahzenin akustiğinde bir çığlık kadar netti.
Sera, şok içinde kekeledi. "N-ne?"
"Söndür!" diye emretti Kael, gözlerini karşıdaki sürüngenlerden ayırmadan. "Onları besliyorsun. Kör et onları."
Sera, Kael'in sesindeki o buz gibi otoriteye istemsizce itaat etti. Zaten tükenmiş olan Tını akışını zorla kesti. Vücudundaki parıltı söndü. O an, mahzen zifiri karanlığa gömüldü.
Kristaller yansıtacak ışık bulamadı. Sürüngenler kör oldu. Evrimleri ışığa ve ısıya dayalıydı. Işık gidince paniklediler. Tıslamaları, açgözlü hırıltılardan şaşkın ciyaklamalara dönüştü. Nereye saldıracaklarını bilemiyorlardı.
Ama Kael kör değildi. Halid'in "Karanlıkta Dans" eğitimi [Kaynak 387] devreye girmişti. Kael, gözlerini kullanmıyordu. Havadaki titreşimi, Aura dalgalanmalarını ve o yaratıkların yaydığı "yanlış" ısıyı hissediyordu.
Sera, karanlığın içinde hiçbir şey göremiyordu. Sadece sesleri duyuyordu. Hışşşt. (Kılıcın havayı yarma sesi). ÇIT. (Bir kemiğin kırılma sesi). PAT. (Yere düşen bir gövde sesi).
Karanlığın içinde Kael, bir hayalet gibi hareket ediyordu. Sürüngenler ona saldırmak için hamle yapıyor ama Kael, sanki onların niyetini önceden okumuş gibi yana kayıyor ve o "sessiz" kılıcıyla işlerini bitiriyordu. Metal metale değdiğinde kıvılcım çıkmıyordu. Kael'in kılıcı, ışık çıkarmayı reddediyordu.
Sera, sırtını duvara yaslamış, titreyerek karanlığı dinliyordu. Bir dakika önce, kendi ışığı yüzünden ölmek üzereydi. Şimdi ise, o çok korktuğu, o "soğuk" bulduğu Kael'in karanlığı tarafından korunuyordu. Işık her zaman kurtuluş değildi. Bazen karanlık, en güvenli sığınaktı.
Son bir hırıltı duyuldu ve ardından derin bir sessizlik oldu.
"Bitti," dedi Kael'in sesi. Hemen yanından geliyordu. Sera irkildi. Kael'in ne ara yanına geldiğini duymamıştı bile.
"Kael..." Sera elini uzattı, karanlıkta ona dokunmak, gerçek olup olmadığını anlamak istedi. Eli, Kael'in koluna değdi. Kael'in kolu buz gibiydi ve titriyordu. Kasları o kadar gergindi ki, taşa dokunmuş gibi hissetti.
"Kalk," dedi Kael. Sesi yorgundu. "Baban... İmparator yukarıda bekliyor."
Kael, Sera'yı kolundan tutup ayağa kaldırdı. Sera bacağının üzerine basamıyordu, sendeledi. Kael onu tuttu ve kolunu omzuna attı. Bu temas anında Sera, Kael'in içindeki o "Boşluğu" hissetti. Kael, az önceki savaşta o kadar çok enerji harcamıştı ki, Sera'nın yaydığı zayıf vücut ısısını bile bir sünger gibi emiyordu.
"Sen..." dedi Sera, karanlık koridorda topallayarak yürürlerken. "Sen tek başına mı geldin?"
"Birinin gelmesi gerekiyordu," dedi Kael düz bir sesle. "Ve sen... ışığını kontrol edemeyecek kadar inatçıydın."
Sera başını öne eğdi. Gözyaşları yanaklarından süzüldü. Haklıydı. Kendini kanıtlamak istemişti ama sadece yem olmuştu. Kael ise... Kael sessizce gelmiş, karanlığı kullanmış ve onu o çukurdan çıkarmıştı.
Mahzenin çıkışına geldiklerinde, yukarıdan süzülen ay ışığı yüzlerine vurdu. Sera, Kael'in yüzüne baktı. Yanağında bir kesik vardı. Üstü başı kan ve siyah balçık içindeydi. Ama gözleri... O biri mavi, diğeri altın olan gözleri, Sera'ya bir prensese bakar gibi değil, "kurtarılması gereken bir göreve" bakar gibi bakıyordu.
Sera o gece bir şey öğrendi. Kael onun şövalyesi değildi. Kael, onun gölgesiydi. Ve ışık ne kadar parlaksa, gölge o kadar koyu olurdu.
