Özel Hane Yemek Salonu'nun ağır, kristal ve parfüm kokan havası, Kael Vael'thra'nın ciğerlerini yakıyordu.
Sera'nın, o dramatik ve kırgın çıkışının üzerinden yarım saat geçmişti. Masada sadece gümüş çatal bıçakların porselene değme sesi ve İmparatoriçe Aeliana ile annesi Elyra'nın, sanki az önce bir çocuğun kalbi kırılmamış gibi sürdürdükleri o soğuk, diplomatik sohbetin mırıltısı kalmıştı.
"Akademi müfredatı bu yıl ağırlaşacak Elyra," diyordu İmparatoriçe, kadehini zarifçe dudaklarına götürürken. "Rün teorisi derslerini senin vermen konusunda ısrarcıyım."
"Onur duyarım Majesteleri," dedi Elyra, başını hafifçe eğerek. Ama gözleri, ara sıra Kael'e kayıyordu. Oğlunun sıkıldığını, omuzlarındaki Kudret (Aura) akışının huzursuzca dalgalandığını görebiliyordu.
Kael, sandalyesinde kıpırdandı. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, bu ortamdan nefret ediyordu. Buradaki Tını (Mana) yoğunluğu çok sahte, çok düzenli ve çok... parlaktı. Kael'in doğası olan Void (Hiçlik), bu steril ortamda kaşınıyor, bir çıkış yolu arıyordu. Sera gitmişti ve Kael, onun yokluğunda bu ışıklı odada boğuluyor gibiydi.
"Müsaadenizle," dedi Kael, aniden ayağa kalkarak. Sesi, masadaki kristallerin şıngırtısını bastırdı. "Biraz hava almam gerekiyor. Balkona çıkabilir miyim?"
İmparatoriçe Aeliana gülümsedi, ama gözleri Kael'i tartıyordu. "Elbette Kael. Sarayın havası bazen... yoğun olabilir. Batı Balkonu, şehri izlemek için en iyi yerdir."
Kael, annesinin "Uzaklaşma" diyen bakışlarını görmezden gelerek, ağır kadife perdeleri araladı ve kendini dışarı, gecenin serinliğine attı.
Batı Balkonu.
Dışarıdaki hava soğuk ve temizdi. Kael derin bir nefes alarak ciğerlerindeki o şekerli parfüm kokusunu temizlemeye çalıştı. Aşağıda, Solgard'ın binlerce ışığı bir yıldız denizi gibi parlıyordu.
Kael korkuluklara yaslandı. Aklı Sera'daydı. O aptal kız... "Yükünü hafiflettim" derken onu korumaya çalışmıştı ama Sera bunu bir hakaret olarak algılamıştı.
"Nereye gitti ki?" diye mırıldandı Kael. Gözleri, Sera'nın odasının olduğu doğu kanadına kaydı. Işıkları sönüktü.
Tam o sırada, rüzgarın yönü değişti. Normal bir esinti değildi bu. Havadaki Tını akışını bozan, yapay ve metalik bir türbülanstı.
TRAAK.
Korkuluğun hemen ucuna, karanlığın içinden süzülen simsiyah bir gölge kondu. Bir Kuzgun. Ama bu, Solgard'ın çöplerini karıştıran o sıradan kuşlardan değildi. Tüyleri, gece mavisinden siyaha çalan, metalik bir parlaklığa sahipti. Pençeleri, taşı çizecek kadar sivri ve gümüş kaplamaydı. Ve gözleri... Kuşun gözleri canlı değildi. İçlerinde mor bir rün ışığının döndüğü, mercek benzeri kristal gözlerdi.
İmparatorun Gözü.
Kael irkildi ve bir adım geri çekildi. Çocukluğunda, o lanetli gecede penceresine konan ve "Anomali" olduğunu ilk tespit eden kuşun aynısıydı bu. Valdrin onu izliyordu. Her zaman izlediği gibi.
"Git buradan," dedi Kael, elini sallayarak. "Beni rahat bırak."
Kuzgun gitmedi. Başını mekanik, keskin bir hareketle yana eğdi. ÇIT-ÇIT. Boyun eklemlerinden dişli sesleri geldi. Sonra gagasını açtı. Ama ötmedi. Kael'e doğru bir adım zıpladı ve başıyla aşağıyı, sarayın kuzeyindeki karanlık bahçeleri işaret etti.
Kael kaşlarını çattı. "Ne istiyorsun?"
Kuzgun, Kael'in dikkatini çektiğinden emin olunca havalandı. Ama gökyüzüne kaçmadı. Balkonun hizasında havada asılı kaldı, Kael'in gözlerinin içine baktı ve tekrar aşağıya, o tekinsiz, kimsenin gitmediği Eski Mahzen Girişi'ne doğru süzüldü. Sonra geri gelip tekrar aynı hareketi yaptı.
Bu bir davetti. Ya da bir uyarı.
Kael'in zihnindeki parçalar birleşti. Sera masadan kalkmıştı. Odasının ışığı yanmıyordu. Ve İmparator'un kuşu, ısrarla yasak bölgeyi gösteriyordu. Valdrin biliyordu. Kızının nereye gittiğini biliyordu. Ama müdahale etmiyor, Kael'e gösteriyordu. Bu bir testti.
"Aşağı indi..." diye fısıldadı Kael. Dehşet, midesine bir yumruk gibi oturdu. "O aptal, kendini kanıtlamak için aşağı indi."
Kael hemen arkasını döndü ve salona girmek yerine yan koridora koştu. "Muhafız!" diye seslendi. Koridorun başında duran nöbetçiye değil, Sera'nın özel koruması Gümüş Gölge (Mereyn Valdis)'i arıyordu. Eğer Sera tehlikedeyse, bunu profesyoneller halletmeliydi.
Koridoru geçti. Sera'nın odasının önündeki nöbet noktasına baktı. Boştu. Mereyn orada değildi. Kael durdu. Bu bir tesadüf olamazdı. İmparatorluk Sarayı'nda bir Prenses'in kapısı boş bırakılmazdı. Valdrin, sahanın boşaltılmasını emretmişti. Bu gece Sera'yı kimse korumayacaktı. Kael hariç.
"Lanet olsun," dedi Kael, dişlerini sıkarak. "Bunu bilerek yapıyor. Beni deniyor."
Tekrar balkona koştu. Aşağıya baktı. Karanlık, dipsiz bir kuyu gibi onu çağırıyordu. Yanında Malik yoktu. O sarsılmaz duvar, o güvenli çapa yoktu. Kael, fiziksel olarak zayıftı. Kılıç kullanmayı biliyordu ama bedeni hala kırılgandı. Aşağıda ne olduğunu bilmiyordu ama oradan yayılan o çürük Tını kokusunu buradan bile alabiliyordu.
"Eğer gitmezsem ölecek," dedi Kael. Kuzgun, aşağıdaki bir ağacın dalına konmuş, mor gözleriyle Kael'i izliyordu. Gel, diyordu sessizce. Ya da onun ölmesini izle.
Kael, üzerindeki süslü, hareketini kısıtlayan tören ceketini çıkardı ve yere attı. Gömleğinin kollarını sıvadı. Belinde Siyah Diş yoktu. Saraya silah sokmak yasaktı. Silahsızdı. Zırhsızdı. Ve yalnızdı.
"Pekala," dedi Kael, korkuluklara tırmanırken. "Oyununu oynayalım İhtiyar."
Kendini boşluğa bıraktı. Sarmaşıklara tutunarak, ellerini kanata kanata aşağı, sarayın temellerindeki o yasaklı karanlığa doğru inmeye başladı. Gökyüzünde, görünmez bir gözlemci not alıyordu: Denek, tuzağa girdi. Test başlıyor.
