GEREKSİZLİK HİSSİ
Ağır meşe kapılar, Sera'nın arkasından bir giyotin kesinliğiyle kapandı. GÜM.
Kristal Salon'un o sahte, ışıltılı nezaketi içeride hapsolmuştu. Koridorda ise sadece sessizlik ve Sera'nın düzensiz, öfkeli nefes alışverişleri vardı.
Sera Lyvannis, koridorun ortasında durdu. Elleri titriyordu. Üzerindeki uçuk mavi ipek elbise, sanki bedenini sıkan bir kefen gibi geliyordu. Gözlerinde yaş yoktu; Lyvannis kanı, hizmetkarların görebileceği yerlerde ağlamazdı. Ama boğazında, yutkunarak geçiremediği, cam kırıkları gibi batan bir yumru vardı.
"Yükünüzü hafiflettim..."
Kael'in o ifadesiz, metalik sesi zihninde yankılanıp duruyordu.
Sera dişlerini sıktı. O kadar sert sıktı ki çenesi ağrıdı. Bu çocuk... O "Anomali"... Bahçede gördüğü o hasta, solgun, yardıma muhtaç çocuk gitmişti. Yerine, Halid'in tornasından çıkmış, duyguları alınmış bir silah gelmişti.
Sera, Kael'i bir "proje" olarak görmüştü. Herkesin korktuğu, dışladığı o karanlık çocuğu iyileştirecek, ona ışık olacak ve böylece kendi gücünü, kendi "iyiliğini" kanıtlayacaktı. Kael ona muhtaç olacaktı. Sera, onun koruyucu meleği olacaktı. Bu, Sera'ya Saray'daki o süs bebeği rolünden sıyrılıp, işe yarar biri olma hissi veriyordu.
Ama Kael, masada dimdik durmuş ve o cümleyi kurmuştu. Annesi, İmparatoriçe Aeliana ise o zehirli gülümsemesiyle son darbeyi vurmuştu: 'Oyuncağın tamir oldu Sera. Artık sana ihtiyacı yok.'
"Ben gereksiz değilim," diye fısıldadı Sera. Sesi koridorda cılız bir yankı buldu. "Ben bir süs eşyası değilim."
Bir muhafız köşeden göründü. Sera'nın tek başına, yumrukları sıkılı halde durduğunu görünce tereddütle yaklaştı. "Prensesim? Odanıza kadar eşlik etmemi ister misiniz?"
Sera, muhafıza döndü. Menekşe rengi gözlerinde, Işık Tınısı (Mana) nın kontrolsüz, tehlikeli bir parıltısı vardı. "Geri çekil," dedi Sera. Sesi bir kız çocuğunun değil, bir hükümdarın sesiydi. "Yalnız kalmak istiyorum. Beni takip ederseniz, babama beni taciz ettiğinizi söylerim."
Muhafızın rengi attı. İmparator Valdrin'in kızı söz konusu olduğunda ne kadar acımasız olduğunu herkes bilirdi. "Emredersiniz Majesteleri." Muhafız selam verip hızla uzaklaştı.
Sera yalnız kaldı. Odasının bulunduğu doğu kanadına doğru bir adım attı. Oraya gitmeli, yastığına sarılmalı ve uyumalıydı. Annesinin ve Kael'in ondan beklediği buydu. "Kırılgan, duygusal prenses odasına gidip ağlasın."
Durdu. Topuklarını sertçe yere vurdu. "Hayır," dedi.
Eğer şimdi odasına giderse, onların haklı olduğunu kabul etmiş olacaktı. Kael'in o "güçlü" haliyle kıyaslandığında, kendisinin sadece parlayan bir zayıflık olduğunu kabullenecekti.
Kael, garnizonda, o pis ve karanlık yerde eğitim almıştı. "Gerçek dünya" orasıydı. Sera ise kristal bir fanustaydı. Kael'in saygısını kazanmak istiyorsa, Kael'in ona "muhtaç" olmasını istiyorsa, onun yapabildiği şeyi yapmalıydı: Karanlıkla yüzleşmeliydi.
Aklına, babasının çalışma odasında gizlice gördüğü o eski haritalar geldi. Sarayın altında, Solgard'ın temellerinin de derininde yatan Eski Mahzenler (The Old Vaults). Yasaklı bölge. İmparatorluk tarihinin "hatalarının" ve "karanlık sırlarının" kilitli tutulduğu yer. Babası orası için "Işığın bile büküldüğü yer" demişti.
"Işık bükülmez baba," dedi Sera, merdivenlere, o kimsenin kullanmadığı kuzey geçidine doğru yürürken. "Işık, karanlığı deler."
Bu bir intihar girişimi değildi. Bu, Sera'nın zihninde bir "Sefer"di. Aşağı inecek, oradaki karanlık her neyse onunla yüzleşecek ve geri döndüğünde masaya bir canavarın başını (veya bir sırrı) koyacaktı. O zaman Kael ona o küçümseyici bakışla bakamazdı. O zaman eşitlenirlerdi.
Sarayın hizmetçi koridorlarından, mutfakların arkasındaki dar, örümcek ağı tutmuş geçitlerden süzüldü. Üzerindeki pahalı ipek elbise, bu kirli duvarlara sürtündükçe lekeleniyordu ama Sera'nın umurunda değildi. Hatta eteğinin uzun kısmına basıp sendelediğinde, kumaşı hırsla çekip yırttı.
Sonunda, Mahzen Girişi'ne ulaştı. Devasa, paslı demirden, üzerinde İki Başlı Anka mühürleri olan ağır bir kapı. Kapının önünde nöbetçi yoktu. Çünkü bu kapı, fiziksel güçle değil, kanla mühürlenmişti. Sadece Lyvannis kanı açabilirdi.
Sera, tereddüt etmeden parmağını ısırdı. Canı yandı ama yüzünü buruşturmadı. Kael acıya dayanıyorsa, o da dayanabilirdi. Kan damlasını, demir kapının üzerindeki rün yuvasına bıraktı.
VUUUM.
Kapı, derin bir iniltiyle titredi. Yüzyıllardır açılmamış olmanın verdiği pas ve toz döküldü. Mekanizma, içeriden gelen ağır dişli sesleriyle dönmeye başladı.
Kapı aralandı. İçeriden dışarıya, buz gibi, küf ve "eski zaman" kokan bir hava dalgası vurdu. Bu hava, sarayın o parfümlü havasına benzemiyordu. Ölümün ve unutulmuşluğun kokusuydu. Kael'in üzerindeki kokuya benziyordu.
Sera'nın içindeki küçük kız, "Geri dön" diye yalvardı. Bu, hayatta kalma içgüdüsüydü. Ama gururu, o sesten daha yüksek bağırıyordu.
"Korkmuyorum," dedi Sera, titreyen sesiyle. Sağ elini kaldırdı. Avcunun içinde, saf, beyaz ve göz kamaştırıcı bir Işık Küresi oluşturdu. Bu, Kael'in bahçede dondurduğu o narin kelebeklerden değildi. Bu, karanlığı yırtmak için yaratılmış, yoğunlaştırılmış bir yıldız parçasıydı.
Karanlığa adım attı. Merdivenler aşağıya, sonsuzluğa uzanıyordu. Duvarlar, yukarıdaki gibi mermer değil, kaba yontulmuş bazalt taşındandı. Her adımda, yukarıdaki dünyadan, Kael'den ve o aşağılayıcı yemek masasından biraz daha uzaklaşıyordu.
Aşağı indikçe, Tını (Mana) yoğunluğu değişmeye başladı. Havadaki enerji ağırlaştı, yapışkanlaştı. Işığı, normalde elli metreyi aydınlatması gerekirken, burada sadece on metrelik bir alanı zorlukla aydınlatıyordu. Karanlık, ışığı yutuyordu.
"Kimse var mı?" diye seslendi. Sesi yankılanmadı. Duvarlar sesi emdi.
Mahzenin ana salonuna ulaştığında, gördüğü manzara karşısında nefesini tuttu. Burası bir zindan değildi. Burası, terk edilmiş bir ayna salonuydu. Duvarlar, zemin, tavan... Her yer, garip, obsidyen benzeri ama yansıtıcı siyah kristallerle kaplıydı. Sera'nın elindeki ışık küresi, binlerce kristalden yansıyarak çoğaldı. Bir anda etrafında binlerce Sera belirdi.
Hepsi ona bakıyordu. Hepsi üzgün, hepsi yalnız, hepsi "gereksiz" görünüyordu.
"Ben buradayım!" diye bağırdı Sera, kendi yansımalarına. "Ve güçlüyüm! Babamın imparatorluğunu ben yöneteceğim!"
O sırada, aynaların içinden bir hareket algıladı. Bu bir yansıma değildi. Kristallerin arasında, akışkan, sessiz ve hızlı bir şey kaydı. Işıktan kaçmıyordu. Işığa doğru geliyordu.
Sera ışığını o yöne çevirdi. "Kim var orada? Ben Prenses Sera Lyvannis! Çık ortaya!"
Cevap, metalin cama sürtünmesi gibi tiz bir tıslama oldu. Sera'nın ışığı, o siyah kristallerin üzerinde kırıldı, büküldü ve yanlış yerleri aydınlattı. Işık burada düz gitmiyordu. Işık burada tuzaktı.
Sera, bir adım geri çekildi. Topuğu, yerdeki gevşek bir taşa takıldı. KLİK. Sessizliğin içinde mekanik bir tetiklenme sesi.
Ve sonra, karanlığın içinden onlarca çift göz açıldı. Bu gözler biyolojik değildi. Kristaldi. Işığı emmiyor, ışığı aç bir şekilde bekliyorlardı.
Sera'nın kalbi göğsünü dövmeye başladı. Karanlığın içinden, kristal yüzeylerde kamufle olmuş, derileri ayna gibi parlayan, gözleri olmayan, sadece ısı ve ışığı algılayan yaratıklar süzüldü. Ayna Sürüngenleri. İmparatorluk öncesi çağlardan kalma, ışıkla beslenen ve avını kendi yansımasında hapseden o eski, unutulmuş parazitler.
Sera'nın elindeki ışık topu, bu karanlıkta bir fener değil, bir "Yemek Zili"ydi.
Bir tanesi, tavandaki kristallerden sarkarak Sera'nın tam önüne düştü. Yüzü yoktu. Sadece keskin, camdan dişlerle dolu bir ağzı vardı. Sera çığlık attı ve refleksle elindeki ışık topunu yaratığa fırlattı. "Defol!"
Bu, yapabileceği en büyük hataydı. Işık topu yaratığa çarptı. Ama yaratık yanmadı. Işık, yaratığın ayna gibi parlayan pullarından sekti, duvardaki kristale çarptı, oradan tavana, oradan yere... Işık, odanın içinde bir lazer gibi sekmeye başladı. Her sekişte hızı arttı. Ve sonunda, seken ışık Sera'ya geri döndü.
ÇAT.
Işık huzmesi, Sera'nın omzunu sıyırdı. İpek elbisesi yandı, teninde ince bir kesik açıldı. Kendi büyüsüyle vurulmuştu.
Sürüngenler tıslayarak etrafını sarmaya başladı. Işığın kokusunu almışlardı. Sera, bir Işık Büyücüsü olarak, bu yaratıklar için yürüyen bir ziyafetti. Sera, sırtını duvara yasladı. Işığını söndürmek istedi ama korkudan kontrolünü kaybetmişti. Vücudu, tehlike anında otomatik olarak daha fazla ışık yayıyordu. Lyvannis kanı, karanlıkta parlamaya programlıydı. Ve bu özellik, şu an onun ölüm fermanıydı.
"Kael..." diye fısıldadı istemsizce. O an, masada "Bıraktım" diyen çocuğun, o soğuk ve karanlık "Anomali"nin yanında olmasını her şeyden çok istedi. Çünkü burada ışık işe yaramıyordu. Burada, karanlığı bilen birine ihtiyaç vardı.
Ama Kael yoktu. Sera yalnızdı. Ve aynalar, onun çaresizliğini binlerce kez çoğaltarak yüzüne vuruyordu.
(PART II): KIRIK YANSIMALAR VE IŞIĞIN İHANETİ
Sera'nın omzundaki yanık, sıcak bir bıçak saplanmış gibi zonkluyordu. İpek elbisesinin yırtılan kumaşı, kanla ve kendi büyüsünün bıraktığı is kokusuyla lekelenmişti.
Sırtını dayadığı soğuk, siyah kristal duvardan güç almaya çalışarak nefeslendi. Ciğerlerine dolan hava, mahzenin bin yıllık tozunu ve o yaratıkların yaydığı metalik salya kokusunu taşıyordu.
"Sakin ol," diye fısıldadı kendine. Sesi titriyordu. "Sen Lyvannis'sin. Bir imparatorluk yöneteceksin. Birkaç kertenkeleden korkamazsın."
Ancak karşısındaki karanlık, bir imparatorluk haritası değildi.
Tavandan sarkan ve duvarları kaplayan o obsidyen benzeri kristaller, Sera'nın kontrolsüzce yaydığı Tını'yı (Mana) emmiyor, aksine onu bir yankı odasındaki ses gibi çoğaltarak geri yansıtıyordu. Sera'nın vücudundan yayılan en ufak bir ışık huzmesi, binlerce aynada kırılarak odanın içinde ölümcül lazerlere dönüşüyordu.
Tıss... Tıkırt...
Sesler yaklaşıyordu. Karanlığın içinden, zemine sürtünen pulların sesi geliyordu. Ayna Sürüngenleri (Mirror Stalkers). Bu yaratıkların gözleri yoktu. Evrimleri, onları yer altının mutlak karanlığına adapte etmişti. Görmüyorlardı; ısıyı ve Tını yoğunluğunu kokluyorlardı.
Ve Sera, şu an bu karanlıkta yanan bir meşale gibiydi.
Bir tanesi, sol taraftaki sütunun arkasından başını uzattı. Yaratığın derisi, cıva gibi akışkan ve parlaktı. Sera'nın korkuyla parlayan aurası, yaratığın derisinden yansıyor, canavarı olduğundan daha büyük ve korkunç gösteriyordu. Ağzı yoktu, sadece yüzünün alt kısmında, dikey olarak açılan ve içinde yüzlerce iğne diş barındıran bir yarık vardı.
Sera, refleks olarak elini kaldırdı. "Uzak dur!"
Avcunun içinden yoğun bir ışık huzmesi fışkırdı. Bu, saraydaki eğitimlerinde hedef tahtalarını delip geçen "Güneş Mızrağı" büyüsüydü.
Ancak burası talim sahası değildi.
Işık mızrağı yaratığa çarptı. Ama yaratığın derisi bir ayna gibiydi. Işık onu delmedi; üzerinden sekti. VIZZT! Seken ışık huzmesi, tavandaki kristale çarptı, oradan zemine, oradan duvara... Odanın içinde kontrolsüz bir ışık fırtınası başladı. Sera çığlık atarak yere kapandı. Kendi büyüsü, başının üzerinden vızıldayarak geçti ve arkasındaki duvarda derin bir yarık açtı. Taş parçaları saçlarına yağdı.
"Yapamıyorum..." dedi Sera, elleriyle başını koruyarak. "Vuramıyorum."
Yaratıklar tıslayarak gülüyor gibiydi. Işık onları incitmiyordu; ışık onları besliyordu. Onlar ışıkla avlanan parazitlerdi ve Sera, onlara ziyafet sunuyordu.
Sera sürünerek geri çekildi. Ayağa kalkmaya çalıştı ama topuğu, uzun elbisesinin yırtık parçasına takıldı. Sendeledi. O sırada, aynaların içindeki yansımalarını gördü. Binlerce Sera. Hepsi yerde, hepsi korkmuş, hepsi çaresiz. Annesinin sesi zihninde yankılandı: 'Süslü bir bebek... İşlevsiz bir süs...' Kael'in sesi yankılandı: 'Yükünü hafiflettim...'
"Ben yük değilim!" diye bağırdı Sera. Öfkesi, korkusunu bir anlığına bastırdı.
Ayağa fırladı. Eğer saldıramıyorsa, savunacaktı. İki elini iki yana açtı. "Işık Kubbesi! (Radiant Dome)"
Bu, onun en güçlü savunma büyüsüydü. Etrafında saf ışıktan, aşılamaz bir küre oluşturdu. Yaratıklar bu duvara çarpıp yanacaktı. Planı buydu.
Ama fiziğin kuralları, Sera'nın umutlarına göre işlemiyordu.
Kubbe oluştuğu an, mahzenin içindeki sıcaklık fırladı. Kristaller, bu yoğun ışık kaynağını mercek gibi odakladı. Sera, kendi kalkanının içinde, bir fırına hapsolmuş gibi hissetti. Isı artıyor, oksijen azalıyordu. Dışarıdaki yaratıklar kaçmadı. Aksine, kubbeye yapıştılar. Cıva gibi derilerini kalkanın yüzeyine yasladılar ve ısınan mananın tadını çıkarmaya başladılar.
Sera, kalkanın içinden dışarı baktı. Onlarca yaratık. Kubbenin üzerinde geziniyor, tırnaklarıyla enerji duvarını tırmalıyorlardı. Yüzlerindeki o iğrenç yarıklar açılıp kapanıyor, Sera'nın yaydığı saf enerjiyi sömürüyorlardı.
"Hayır..." dedi Sera. Nefesi kesiliyordu. Kalkanı onu korumuyor, onu pişiriyordu. "Bırakın beni!"
Kalkanı kapatmak istedi. Ama korku, Tını akışını kilitlemişti. Paniklediği için kontrolsüzce daha fazla enerji pompalıyordu. Lyvannis kanı, tehlike anında parlamaya programlıydı. Ve bu özellik, şu an onun tabutunu çiviliyordu.
Gözleri kararmaya başladı. Sarayın o güvenli, parfüm kokulu koridorlarını özledi. Kael'in o sessiz, karanlık varlığını özledi. Kael... Onun neden bu kadar sessiz olduğunu, neden karanlıkta durmayı tercih ettiğini şimdi anlıyordu. Işık, her zaman kurtarıcı değildi. Bazen ışık, sadece avcıya yerini gösteren bir işaretti.
ÇAT.
Kalkanın üzerinde bir çatlak oluştu. Yaratıklardan biri, pençelerini enerji duvarından içeri sokmayı başarmıştı. Sera çığlık attı ve büyüyü bozdu. Kalkan patlayarak dağıldı. Sera, patlamanın etkisiyle geriye savruldu ve sert bir şekilde kristal duvara çarptı. Başı döndü. Görüşü bulanıklaştı.
Yerde yatarken, etrafını saran sürüngenlerin sesini duydu. Artık saldırmıyorlardı. Avın düştüğünü biliyorlardı. Yavaşça, tadını çıkararak yaklaşıyorlardı.
Sera, elini zemine koydu. Parmaklarına soğuk, kırık bir cam parçası geldi. Burası onun mezarı olacaktı. Ve kimse onu bulamayacaktı. Çünkü o, kimseye haber vermeden, gururuna yenilerek bu kuyuya inmişti.
"Baba..." diye fısıldadı. "Anne..." Ve sonra, o kırık gururunun en derininde, itiraf etmekten nefret ettiği o ismi fısıldadı. "Kael..."
Gözlerinden yaşlar süzülürken, bilinci karanlığa gömüldü. Son gördüğü şey, üzerine eğilen cıva derili bir yaratığın, ağzındaki iğne dişlerden damlayan salyaydı.
Eski Mahzenler, İmparatorluğun Işığını yutmuştu.
