Garnizonun taş avlusuna çöken sessizlik, yaklaşan bir fırtınanın değil, gerçekleşmesi kaçınılmaz bir idamın ağırlığını taşıyordu. Gökyüzü griydi. Kuzeyden gelen sert rüzgarlar, Solgard'ın o ılıman havasını yırtıp geçiyor, geriye sadece metalin ve soğuk toprağın kokusunu bırakıyordu.
Kael Vael'thra, avlunun merkezinde, dizlerine kadar batan çamurun ve tozun üzerinde duruyordu. Nefes alışverişi düzensizdi. Ciğerleri, haftalardır süren bu cehennem eğitiminin tortusuyla doluydu. Vücudundaki her kas lifi, kopma noktasına kadar gerilmiş birer keman teli gibi titriyordu. Ancak bu titreme korkudan değildi. Bu, Kudret (Aura) depolarının boşalmaya yüz tuttuğu o kritik sınırdı.
Karşısında Halid İbn Valyr duruyordu.
Garnizon Komutanı, bir eğitimci gibi görünmüyordu. Elindeki dişbudak sopayı, gevşekçe omzuna yaslamıştı. Ancak bu gevşeklik, bir aslanın avına saldırmadan önceki o aldatıcı rahatlığıydı. Halid'in vücudundan yayılan Kudret, gözle görülür bir ısı dalgası yaratıyordu. Etrafındaki hava bükülüyor, yerdeki kum taneleri Halid'in ayaklarının dibinden korkuyla kaçışıyordu.
Kael, yutkundu. Boğazındaki kuruluk, dilini damağına yapıştırıyordu.
"Hazırlan," dedi Halid. Sesi bağırmıyordu. Tonlaması düz, duygusuz ve metalikti. Ancak bu fısıltı, rüzgarın uğultusunu bastırıp Kael'in kemiklerinde yankılandı. "Sana vuracağım Kael. Seni test etmek için değil. Seni kırmak için. Eğer o 'Akış' dediğin şeyi, o 'Demir Kök' dediğin duruşu gerçekten kemiklerine kazımadıysan, revirden çıkman haftalar sürer."
Kenarda duran Malik, elindeki su matarasını o kadar sert sıkıyordu ki, deri kaplama gıcırdıyordu. Kael'in gözlerinin içine baktı. Arkadaşının gözlerinde (biri safir mavisi, diğeri erimiş altın) daha önce görmediği bir ifade vardı. Çaresizlik değil. Kabulleniş de değil.
Saf, mutlak bir odaklanma.
Kael derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava soğuk ve keskin, metal tadındaydı. Sağ ayağını geriye attı. Botunun tabanını, avlunun sert toprağına bir vida gibi gömdü.
AŞAMA 1: DEMİR KÖK (IRON ROOT)
Kael zihnini boşalttı. Normalde bir savaşçı, darbe anında kaslarını sıkarak kendini "Sertleştirir". Ancak Halid gibi, dağları devirebilecek bir kaba kuvvete karşı sertleşmek intihardı. Kaya, balyoza direnirse parçalanırdı.
Kael, kaslarını gevşetti. Ağırlık merkezini göbek deliğinin altına, Aura Çekirdeği'nin bulunduğu noktaya indirdi. Artık toprağın üzerinde durmuyordu; toprağın bir uzantısıydı. Bacaklarından çıkan görünmez kökler, onu yerin derinliklerine, garnizonun temellerine bağlıyordu.
Sol elindeki talim kılıcını (Savunma/Yin) göğüs hizasına kaldırdı. Sağ elindeki Siyah Diş'i (Saldırı/Yang) ise bel hizasına, geriye çekilmiş bir engerek başı gibi konumlandırdı.
"Gel," dedi Kael. Sesi kendi kulağına bile uzak, yabancı bir yankı gibi geldi.
Ve Halid geldi.
Koşmadı. Adım atmadı. Patladı.
Halid'in olduğu yerdeki taşlar, o muazzam itiş gücüyle çatladı. Koca adam, fizik kurallarına hakaret eden bir ivmeyle, bir top mermisi gibi Kael'in üzerindeydi. Aradaki on metrelik mesafe, bir göz kırpımı süresinde silindi.
Halid'in elindeki dişbudak sopa, basit bir tahta parçası olmaktan çıkmıştı. Atmosfer basıncını yaran hızıyla, tonlarca ağırlığındaki bir meteora dönüşmüştü.
Hedef: Kael'in sol köprücük kemiği. Niyet: Parçalamak. Omuzu gövdeden ayırmak.
Zaman, Kael için yavaşladı. Bu, Adrenalin (Savaş Sezgisi) değildi. Bu, Kael'in beynindeki Analiz Refleksi'nin devreye girmesiydi. Halid'in sopasının açısını, rüzgarın direncini, kendi duruşunun açısını milisaniyeler içinde hesaplayan o soğuk, mekanik zihin.
Bloklayamam, dedi içindeki ses. Eğer kılıçlarımı kaldırıp bu gücü durdurmaya çalışırsam, kollarım kırılır, kılıçlarım parçalanır ve o sopa yine de omzuma inip beni ikiye böler.
Kaçamazdı da. Halid'in aurası, Kael'i olduğu yere kilitlemişti. Kaçmaya çalışırsa, sırtını dönmüş bir av gibi anında ezilirdi.
Tek bir seçenek vardı. Suyun kayaya yaptığı şey. Akış.
Sopa, kafasına değmek üzereyken, Kael geri çekilmedi. Aksine, tehlikenin içine, Halid'in adımının, o ölümcül kasırganın merkezine doğru bir adım attı. Bu, korkunun tam tersiydi; bu bir intihardı. Ya da mükemmel bir hesaptı.
Sol Taraf (Yönlendirme / The Parrie):
Kael'in sol kolu bir yılan gibi kıvrıldı. Kılıcının keskin tarafını değil, yassı yan yüzeyini, Halid'in inen sopasının gövdesine dayadı.
Güç uygulamadı. İtmedi. Sadece sopanın açısını mikroskobik düzeyde, rüzgarın bir yaprağı ittiği kadar hafifçe değiştirdi.
TIISSS.
Sürtünme sesi, tiz bir çığlık gibi avluda yankılandı. Ahşap sopanın Kael'in kılıcına sürtünmesiyle ortaya çıkan ısı, Kael'in yüzünü yaktı.
Kael, Demir Kök duruşunu bozmadan, belden yukarısını yana büktü. Halid'in o muazzam, kemik kıran darbesi Kael'in sol kulağını sıyırdı. Rüzgar basıncı, Kael'in saçlarını savurdu, kulak zarını patlatacak gibi basınç yaptı.
Ve sonra... GÜM!
Sopa, Kael'in omzuna değil, hemen yanındaki zemine çarptı. Yer sarsıldı. Toprak, bir gayzer gibi havaya fırladı. Halid'in gücü o kadar fazlaydı ki, sopanın ucu toprağa yarım metre gömülmüştü. Garnizonun duvarları titredi.
İşte o an. Halid'in gücünü toprağa boşalttığı, o durdurulamaz kinetik enerjinin sıfırlandığı o saliselik "Ölü An".
Kael'in gözleri (Altın ve Mavi) parladı.
Sağ Taraf (Diş / The Fang):
Kael bu anı bekliyordu. Halid'in gardı düşmemişti; Halid gibi bir ustanın gardı asla düşmezdi. Ama vücudu, vuruşun ivmesiyle öne eğilmişti. Ağırlık merkezi kaymıştı.
Kael'in sağ elindeki Siyah Diş, kınından değil, belindeki bekleme pozisyonundan bir engerek gibi fırladı.
Hedef Halid'in boğazı değildi. Kael aptal değildi; Halid'in boynundaki kaslar, çelikten daha sert bir aurayla korunuyordu. Oraya vurmak, kılıcı kırmaktan başka işe yaramazdı.
Kael, Halid'in sopayı tutan sağ bileğinin altına, zırhın açık verdiği o küçük, hassas tendona nişan aldı.
Bu bir kesiş değildi. Bu bir uyarıydı. Kılıcının tersiyle (keskin olmayan, küt tarafıyla) sert, şok edici bir darbe vurdu.
TAK.
Kuru, tok bir ses. Halid hırladı.
Refleksle kolunu çekti. Sopayı topraktan bir kürdan gibi söküp, aynı hareketin devamıyla, Kael'in hamlesine karşılık olarak ters bir dirsek darbesi savurdu.
Kael bunu görmüştü. Halid'in omzunun seğirmesini okumuştu. Hemen kendini geriye attı, Demir Kök duruşunu bozup geriye doğru yuvarlandı ve güvenli mesafeye, Malik'in yanına kadar çekildi.
Sessizlik.
Toz bulutu yavaşça yere indi. Malik, kenarda nefesini tutmuş, gözlerini kırpmadan izliyordu. Eli ağzında kalmıştı.
Halid doğruldu. Yavaşça sopasını omzuna koydu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Gözleri, avlunun öbür ucundaki Kael'e dikiliydi. Sonra sağ bileğine baktı.
Orada, deri zırhın bittiği yerde, hafif bir kızarıklık vardı. Morarmamıştı bile. Sadece derinin rengi değişmişti.
Kael kesmemişti. Kesemezdi. Ama dokunmuştu. Halid'in o öldürücü, "tek vuruşta işi bitiren" saldırısını boşa çıkarmış, enerjisini toprağa iletmiş ve o kaotik anın içinde Halid'in tenine metali değdirmeyi başarmıştı.
Halid, başını yavaşça kaldırdı. O bakışta öfke yoktu. O bakışta, yırtıcı bir hayvanın, yavrusunun ilk başarılı avını yakalayışını izleyen tatmini vardı. Ama bu tatmin, sıcak bir "Aferin" değildi. Soğuk bir onamdı.
"Ölmedin," dedi Halid. Sesi düzdü. Sanki hava durumundan bahsediyordu.
Kael, nefes nefese, kılıçlarını yere indirdi. Elleri titriyordu. Bacakları jöle gibiydi. Halid'in darbesinin rüzgarı bile yüzünü yakmış, sol kulağında ince bir çınlama bırakmıştı.
"Yönlendirdim," dedi Kael, hırıltıyla. Ciğerleri yanıyordu. "Gücünü karşılasaydım... ölmüştüm. Kemiklerim toza dönerdi."
"Evet," dedi Halid, yere tükürerek. "Kolların kopardı. Belki de kafan gövdenden ayrılırdı."
Halid sopayı yere attı. Metalik bir ses çıktı. Sopanın ucu parçalanmıştı; toprağa çarpmanın etkisiyle liflerine ayrılmıştı.
Halid, Kael'e doğru yürüdü. Kael istemsizce gerildi, kılıçlarını kaldırdı. Tehlike geçmemişti. Halid'in yürüyüşü hala tehditkardı.
Halid, Kael'in tam önünde durdu. Gölgesi çocuğu yuttu. Devasa eliyle Kael'in omzunu kavradı.
"Beni yenmedin Kael," dedi Halid, gözlerini kısarak. "Beni durdurmadın bile. Sadece... fırtınanın içinden geçtin. Rüzgarın çatlaklarını buldun ve oraya sığındın."
Kael başını salladı. "Biliyorum."
"Ama," dedi Halid, elini sıkılaştırarak. "Bir asker için 'hayatta kalmak', zaferin ta kendisidir. Kaba kuvveti bıraktın. Artık bir duvar gibi durup yıkılmayı beklemiyorsun. Bir nehir gibi akıyorsun."
Halid, Kael'in omzunu bıraktı ve geri çekildi. "Aşama 1 tamamlandı. Artık bir sokak dövüşçüsü değilsin. Bir çırak da değilsin."
Malik, bu sözleri duyunca dayanamadı ve koşarak yanlarına geldi. Elindeki su matarasını Kael'e uzattı ama gözleri Halid'deydi.
"Yani..." dedi Malik heyecanla. "Kaptan testi geçti mi? Artık hazır mı?"
Halid, Malik'e, sonra tekrar Kael'e baktı. Yüzünde o sinsi, tehlikeli gülümseme belirdi. Dişleri beyaz ve keskin görünüyordu.
"Hazır mı?" Halid güldü. Bu gülüşte neşe yoktu. "Acele etme Koca Adam. Kael sadece akmayı öğrendi. Sadece kaçmayı ve hayatta kalmayı öğrendi."
Halid, sağ bileğindeki o hafif kızarıklığı gösterdi.
"Bana vurdun Anomali. Ama sadece bir sinek ısırığı kadar acıttı. Hızlıydın. Doğru yere vurdun. Ama vuruşunda ağırlık yoktu."
Halid, Kael'in elindeki Siyah Diş'i işaret etti.
"Eğer gerçek bir savaşta olsaydık, o vuruşun beni durdurmazdı. Kolumu savurmaya devam eder, acıyı yutar ve seni ezerdim. Hafifsin Kael. Çok hafifsin. Hızın var, tekniğin var ama... barutun yok."
Kael, kılıçlarına baktı. Haklıydı. Kılıcı Halid'e değmişti ama hasar verememişti. Çünkü Halid'in Kudret (Aura) yoğunluğu, Kael'in fiziksel gücünden katbekat fazlaydı. Kael'in kılıcı, Halid'in aurasına çarptığında, suya çarpan bir taş gibi yavaşlamıştı.
"Nasıl ağırlaşacağım?" diye sordu Kael. "Manamı kullanamıyorum. Mühür kapalı."
"Manayı kullanmayacaksın," dedi Halid sertçe. "Manayı silahın yapmayacaksın. Manayı yakıt yapacaksın."
Halid arkasını döndü. "Bugünlük bu kadar. Git ve dinlen. O titreyen bacaklarını toparla. Yarın... yarın o hafifliği nasıl ağırlığa çevireceğini, o akışkan suyu nasıl bir buz mızrağına dönüştüreceğini konuşacağız."
Kael, Siyah Diş'i ve ikizini kınına soktu. KLİK. Bu ses, avludaki gerilimi sonlandıran nokta oldu. Kael, bacaklarının titremesini durdurmaya çalışarak doğruldu. Vücudundaki her kas sızlıyordu ama içinde garip bir tatmin vardı.
O devi ıskalatmıştı. Ölümün yanından geçmiş, onun nefesini ensesinde hissetmiş ve ona dokunabilmişti.
Malik, Kael'in koluna girdi. "Yürü Kaptan. O sopanın yere vurduğu andaki sesi... yemin ederim dişlerimi sızlattı. Nasıl kaçtın oradan?"
Kael, kanlı dudaklarıyla gülümsedi. "Kaçmadım Malik," dedi fısıltıyla. "Sadece... yol verdim."
Garnizonun taş duvarları arasında, güneş batarken iki çocuğun gölgesi uzadı. O gölgeler artık titrek ve korkak değildi. Bir savaşçının, henüz ham ama şekil almaya başlamış siluetleriydi.
Ancak Kael biliyordu. Halid'in gözlerindeki o ifade, asıl cehennemin bitmediğini, sadece şekil değiştirdiğini söylüyordu. Akış öğrenilmişti. Şimdi sıra "Patlama"daydı. Ve Kael'in içindeki okyanus, patlamaya çok hazırdı.
(PART II) - TÜY VE BALYOZ
Garnizon avlusundaki toz bulutu yere indiğinde, geriye sadece ağır, metalik bir sessizlik kalmıştı.
Kael Vael'thra, kılıçlarını kınına soktuğu o KLİK sesinin hemen ardından, dizlerindeki tüm gücün çekildiğini hissetti. Demir Kök (Iron Root) duruşu, ona sarsılmaz bir denge sağlamıştı ama bunun bir bedeli vardı. Bacak kasları, Halid'in o muazzam gücünü toprağa iletmek için o kadar sert kasılmıştı ki, şimdi lifleri kopma noktasında titriyordu.
Kael sendeledi. Düşmemek için dişlerini sıktı ama yerçekimi, yorgun bedenine galip gelmek üzereydi.
"Bırak kendini," dedi Halid'in sesi. Soğuk ve emredici.
Kael kendini bıraktı ve dizlerinin üzerine çöktü. Avuçlarını, soğuk ve tozlu toprağa dayadı. Ciğerleri, demirci körüğü gibi inip kalkıyor, aldığı her nefes boğazını yakıyordu. Başarmıştı. O "dokunulmaz" denilen adama dokunmuştu.
Halid, ağır adımlarla Kael'in yanına geldi. Elindeki parçalanmış dişbudak sopayı kenara fırlattı. Sonra sağ bileğindeki deri zırhı sıyırdı ve Kael'in kılıcının tersiyle vurduğu noktayı açığa çıkardı.
"Bak," dedi Halid.
Kael, başını zorlukla kaldırdı. Gözleri kararıyordu ama odaklanmaya çalıştı. Halid'in bileğinde, tendonun hemen üzerinde hafif, soluk bir kızarıklık vardı. Bir sinek ısırığı kadar küçük. Deri bile soyulmamıştı.
"Görüyor musun?" diye sordu Halid. Sesi hayal kırıklığı değil, acımasız bir gerçekliği barındırıyordu. "Bana vurdun. Hızın kusursuzdu. Zamanlaman mükemmeldi. Ama sonucun... acınası."
Kael yutkundu. Ağzında bakır tadı vardı. "Seni... durdurdum sandım."
"Beni durdurmadın Kael," dedi Halid, bileğini ovarak. "Sadece şaşırttın. Eğer bu gerçek bir savaş olsaydı ve elinde keskin bir kılıç olsaydı bile, bu vuruş benim kolumu koparmazdı. Sadece derimi çizerdi. Ve ben..."
Halid aniden eğildi, devasa elini Kael'in yüzüne yaklaştırdı.
"...ben o çizik karşılığında senin kafanı gövdenden ayırırdım. Sen bana bir çizik attın, ben sana ölüm verirdim. Bu takas, bir savaşçının iflasıdır."
Malik, kenardan elinde su matarasıyla koşarak geldi. Kael'in omzuna destek oldu. "Ama Kaptan sopadan kaçtı!" diye itiraz etti Malik. "Onu yere vurdurdu! Yer sarsıldı!"
Halid, Malik'e sert bir bakış attı. "Kaçmak zafer değildir Malik. Hayatta kalmaktır. Evet, Kael hayatta kaldı. Aşama 1 buydu. Ama bir şeyi öldürmek istiyorsan, rüzgar olman yetmez. Kaya olman gerekir."
Halid, avlunun kenarındaki antrenman kütüklerinden birine yürüdü. "Kael, izle."
Halid, hiçbir silah almadı. Sadece sağ elinin işaret ve orta parmağını birleştirdi. Derin bir nefes aldı. Vücudundaki Kudret (Aura), görünür bir ısı dalgası gibi omuzlarından koluna, oradan da parmak uçlarına aktı. Bu, Kael'in yaptığı gibi hızlı bir akış değildi; yoğun, ağır ve basınçlı bir yüklemeydi.
Halid, parmak uçlarını kütüğe yavaşça dokundurdu. Hız yoktu. İvme yoktu. Sadece temas vardı.
"Ağırlık," dedi Halid.
Ve parmaklarını kütüğe, sadece bir santim itti.
ÇAT.
Ses, bir kırbaç şaklaması gibi çıktı. Kütüğün arkasından, sanki içeride bir barut patlamış gibi devasa bir ahşap parçası fırladı. Kütüğün önünde sadece parmak izi kadar bir delik varken, arkası paramparça olmuş, bir krater açılmıştı.
Malik'in ağzı açık kaldı. Kael'in ise gözleri büyüdü. Halid vurmamıştı. Halid, aurasını kütüğün içine "basmış" ve orada patlatmıştı.
"Gördün mü?" dedi Halid, elini çekerken. "Benim vuruşum hızlı değildi. Ama ağırdı. Senin sorunun bu Anomali. Sen bir tüy gibi hızlısın. Ama bir tüy, ne kadar hızlı çarparsa çarpsın, bir camı kıramaz."
Kael, titreyen bacaklarıyla Malik'ten destek alarak ayağa kalktı. Gözlerini o parçalanmış kütükten alamıyordu.
"Nasıl?" diye sordu Kael. Sesi hırıltılıydı. "Benim manam yok. Mühürlü. Nasıl ağırlaşabilirim?"
Halid, Kael'e döndü. Güneş batarken gölgesi uzuyordu.
"Manayla değil," dedi Halid. "Vücudunu bir kap olarak kullanmayı öğrendiğinde. Şu an auranı sadece 'hareket etmek' için kullanıyorsun. Onu 'vurmak' için kullanmayı, onu bir balyozun ucundaki demir gibi yoğunlaştırmayı öğreneceksin."
Halid yerden ceketini aldı.
"Bugünlük bu kadar. Git ve o bacaklarına buz koy. Yarın yürüyemezsen, seni sürükleyerek getiririm."
Halid arkasını döndü ve garnizonun taş koridorlarına doğru yürüdü. "Ve Kael..." diye seslendi, omzunun üzerinden bakmadan. "Siyah Dişlerini bileyle. Çünkü bir dahaki sefere sopayla gelmeyeceğim. Demirle geleceğim. Ve demir, tüyü affetmez."
Malik, Kael'in koluna girdi ve ağırlığını üzerine aldı. "Duydun mu Kaptan?" dedi Malik fısıldayarak. "Sana 'tüy' dedi ama bence korktu. O sopayı yere vurduğunda gözlerindeki ifadeyi gördüm. Seni yakalayamadığı için sinirlendi."
Kael, kanlı dudaklarıyla zoraki bir gülümseme oluşturdu. Başını Malik'in omzuna yasladı. "Belki," dedi Kael. "Ama haklı Malik. Dokunmak yetmiyor. Kırmam lazım."
İki çocuk, batan güneşin kızıla boyadığı avludan yavaşça çıktılar. Kael'in her adımında kemikleri sızlıyordu ama zihninde yeni bir kapı açılmıştı.
Akış bitti, diye düşündü Kael. Şimdi sıra Ağırlıkta.
Ve eve döndüğünde onu bekleyen, Halid'in sopasından çok daha tehlikeli, altın yaldızlı bir "saray davetiyesi" olduğundan henüz habersizdi.
