Cherreads

Chapter 77 - GÖZLER KAPALI

Karanlık, Kael için bir boşluk değil, ağır bir perdeydi. Gözlerini sıkıca saran o kaba yün kumaş, dünyayı silmişti ama tehlikeyi yok etmemişti. Aksine, tehlike şimdi her yerdeydi; gölgelerin içinde değil, zihninin yarattığı o tekinsiz sessizliğin içindeydi.

Garnizon avlusunda, tek başına, Demir Kök duruşunda bekliyordu. Dizleri hafifçe kırık, ayak tabanları botlarının içinde yayılmış, toprağı kavramaya hazır birer pençe gibiydi.

"Gözler," dedi Halid'in sesi. Ses, rüzgarın taşıdığı bir fısıltı gibi belirsiz bir yönden geliyordu. "En büyük yalancıdır. Sana bir kılıcın parıltısını gösterirler ama gölgeden gelen hançeri gizlerler. Gözlerini kapattığında, dünya sana yalan söylemeyi bırakır."

Kael derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan soğuk hava, içerideki ateşi harladı.

Halid hareket etmeye başladı.

Ancak bu, bir askerin düzenli, ritmik yürüyüşü değildi. Kudretini (Aurasını) bastırmış olan Halid, avluda bir sarhoşun, ya da rüzgarda savrulan bir yaprağın dengesizliğiyle yürüyordu. Bir adım atıyor, duraksıyor, ağırlığını aniden sol ayağına verip sağa kayıyordu. Ritmi yoktu. Tahmin edilebilir bir düzeni yoktu.

Kael'in kulakları, ayak seslerini aradı.

HIŞT.

Sağ taraf. Kael hızla o yöne döndü.

ŞLAK.

Halid'in elindeki ince söğüt dalı, Kael'in sol baldırına, tam savunmasız olduğu yere indi.

Kael acıyla tısladı ama duruşunu bozmadı.

"Kulaklarına güvenme," dedi Halid, sesi şimdi arkasından geliyordu. "Ses, rüzgarla bükülür. Yankılanır. Kandırır. Dinleme Kael. Hisset. "

Kael dişlerini sıktı. Baldırı zonkluyordu.

Nasıl hissedecekti? Görmeden, duymadan...

"Toprak," dedi Halid. "Toprak asla yalan söylemez. Ben ne kadar sessiz olursam olayım, kütlem var. Ağırlığım var. Her adım attığımda, zemin mikroskobik bir ölçüde titrer. O titreşimi, o sismik dalgayı ayak tabanlarında hisset."

Halid tekrar hareket etti.

Kael, zihnindeki o panik halini, o "görme arzusunu" bir kenara itti. Odağını kulaklarından çekti. Bütün dikkatini, karnındaki Aura Çekirdeğine ve oradan bacaklarına akan enerjiye verdi. Sinir uçlarını ayak tabanlarına kadar uzattığını hayal etti.

Zemin... artık ölü bir taş parçası değildi. Zemin, üzerine gerilmiş devasa bir davul derisiydi.

Bekledi.

Tık.

Çok hafif. Bir böceğin düşüşü kadar hafif bir titreşim. Sol çaprazda. Üç adım.

Ama Kael dönmedi. Çünkü titreşimin devamı gelmedi. Halid durmuştu. Veya... ağırlığını transfer ediyordu.

Sonra hava değişti.

Kael'in yüzünün sol tarafında, yanağındaki ince tüyleri kıpırdatan belli belirsiz bir hava akımı oluştu. Rüzgar değildi bu. Bir kütlenin, havayı yararak, havayı iterek yaklaşmasının yarattığı o görünmez basınç dalgasıydı.

Toprak (Titreşim) + Hava (Basınç) = Konum.

Kael'in zihni, karanlığın içinde kırmızı bir siluet çizdi.

Halid solundaydı. Yakındı. Ve sopayı kaldırıyordu. Havanın yoğunluğu, başının hizasında artmıştı.

Saldırı geliyordu.

Eski Kael olsa geriye sıçrardı. Ama geriye kaçmak, dengeyi kaybetmek demekti.

Kael, Demir Köklerini toprağa daha sert sapladı.

Halid'in sopası, havayı yararak Kael'in şakağına doğru indiği o saliseler içinde, Kael sol kolunu kaldırdı.

Ancak bu bir blok değildi. Kolunu düz bir odun gibi uzatmadı.

Dirseğini kırdı, bileğini içeri büktü ve parmaklarını kanca gibi açtı. Bu, avını bekleyen bir böceğin, bir kapanın duruşuydu.

TAK.

Kael'in sol eli, sopayı değil; sopayı tutan Halid'in bileğini havada yakaladı.

Havanın akışını okumuş, darbenin rotasını hesaplamış ve darbe inmeden kaynağını tutmuştu.

Aynı anda...

Kael'in sağ eli, bir mızrak ucu gibi, parmakları bitişik ve gergin bir şekilde ileri fırladı.

Hedef, Halid'in nefes alıp verişini hissettiği o boşluktu. Boğazı.

Kael'in parmak uçları, sıcak, canlı bir tene değdiği an durdu.

Zaman dondu.

Kael'in sol eli Halid'in bileğini mengene gibi sıkıyor, sağ eli ise Halid'in gırtlağına, o ölümcül noktaya hafifçe baskı yapıyordu.

Sessizlik.

Halid, bileğini kurtarmaya çalışmadı. Geri çekilmedi.

"Gözlerini aç," dedi Halid. Sesi, Kael'in parmaklarının hemen ucundan, boğuk bir memnuniyetle geliyordu.

Kael, sağ elini indirdi ve sol eliyle göz bağını çözüp attı.

Gözlerini kıstı. Akşam güneşi turuncuya dönmüştü. Halid, tam karşısında duruyordu. Kael'in sol eli hala Halid'in bileğini tutuyordu.

"Gördün mü?" diye sordu Halid.

"Hayır," dedi Kael, nefes nefese. Alnından terler akıyordu. Bu odaklanma hali, kılıç sallamaktan daha yorucuydu. "Yer... yer konuştu. Ağırlığın zemini ezdi. Kolun havayı itti. Sadece... boşlukları doldurdum."

Halid, sopayı indirdi. Kael'in bileğini bıraktı.

"Güzel," dedi Halid. "Gözler kandırılabilir. İllüzyonlar, ışık oyunları... Ama ağırlık ve kütle asla yalan söylemez. Bir gün, zifiri karanlık bir mağarada savaştığında, bu his seni hayatta tutacak."

Halid, Kael'in duruşunu, o kanca gibi kıvrılmış parmaklarını, yere kök salmış bacaklarını inceledi.

"Ve o yakalayış..." dedi Halid. "Sert bir blok değildi. Akışkandı. Yapışkandı. Rakibin gücünü kesmedin, onu yakalayıp kendi silahın haline getirdin. Bu, bir şövalyenin değil, bir avcının refleksidir."

Kael ellerine baktı. Titriyordu ama korkudan değil; sinir sistemindeki aşırı yüklenmeden.

"Karanlıkta," dedi Kael fısıltıyla, "daha netti. Işık varken her şey çok karışık. Ama karanlıkta sadece niyet var."

"Öyle," dedi Halid. Yerden su matarasını aldı ve Kael'e fırlattı.

Kael bakmadı bile. Havadaki vızıltıyı duydu, elini kaldırdı ve matarayı havada kaptı.

"İç," dedi Halid. "Yarın... yarın bu hissi metal ile deneyeceğiz. Kör bir kılıç ustası, gören bir acemiden daha tehlikelidir."

Kael suyu içerken, gözlerini tekrar kapattı.

Rüzgarın yönünü, uzaktaki kışla kapısının nöbetçilerinin adımlarını, hatta toprağın altındaki bir köstebeğin hareketini bile hissedebiliyordu.

Karanlık artık bir engel değildi. Karanlık, onun yeni tuvaliydi.

More Chapters