RÜZGARIN DİRENCİ
Öğleden sonra rüzgarı, Garnizonun taş duvarlarına çarparak yön değiştiriyor, avlunun ortasında görünmez, kaotik girdaplar oluşturuyordu. Yerden kalkan tozlar, spiral çizerek yükseliyor, sonra aniden dağılıyordu.
Kael, elinde Siyah Diş ile avlunun ortasında duruyordu. Terden sırılsıklamdı. Kol kasları, sabahtan beri yaptığı "Nabız" antrenmanlarından dolayı şişmiş ve sertleşmişti. Ama Halid memnun değildi.
"Kaba," dedi Halid, rüzgarın savurduğu saçlarını geriye atarken. "Güçlüsün, evet. Ama kaba. Bir balta gibi savuruyorsun. Hava sana düşmanmış gibi dövüşüyorsun."
Kael, kılıcını indirdi. "Hava boşluktur Halid. Ona nasıl düşman olabilirim?"
"Boşluk mu?" Halid yerden bir avuç ince kum aldı ve Kael'in yüzüne doğru savurdu.
Rüzgar, kumu yakaladı ve Kael'in yüzüne çarpmadan sağa doğru kavis çizdirerek dağıttı.
"Eğer boş olsaydı," dedi Halid, "o kum taneleri düz giderdi. Ama gitmedi. Onları iten bir şey var. Gözle görmediğin ama her hareketine karşı koyan, seni yavaşlatan, kılıcının üzerine binen görünmez bir ağırlık."
Halid, Kael'in yanına yürüdü.
"Gözlerini kapat. Kudretini (Aurasını) kollarına değil... derine, teninin yüzeyine çek. Havadaki dokunuşları hisset."
Kael gözlerini kapattı. Karnındaki Aura Çekirdeğinden gelen enerjiyi derisinin altına yaydı.
Rüzgar esiyordu.
Eskiden rüzgarı sadece "soğukluk" olarak hissederdi. Ama şimdi, o artırılmış duyularla, rüzgarın bir "basınç" olduğunu fark etti. Rüzgar yüzüne çarpıyor, omzundan akıyor, bacaklarının arasından süzülüyordu.
"Kılıcı kaldır," dedi Halid. "Yavaşça."
Kael kılıcı kaldırdı.
"Şimdi," dedi Halid. "Kılıcı rüzgara karşı, geniş yüzeyiyle it."
Kael, kılıcın yassı tarafını rüzgarın estiği yöne, kuzeye doğru itti.
Direnç vardı.
Hafif ama istikrarlı bir direnç. Sanki kılıcı, çok ince bir ipek perdenin içinden geçirmeye çalışıyor gibiydi. Hava, metalin önünde sıkışıyor, kenarlardan taşmak için mücadele ediyordu.
"Hissediyor musun?" diye fısıldadı Halid. "Önünde yığılan o görünmez duvarı?"
"Hissediyorum," dedi Kael. "Ağır."
"Şimdi," dedi Halid. "Kılıcı çevir. Keskin tarafını rüzgara ver. Ve rüzgarın estiği yöne doğru, onunla birlikte akıt."
Kael bileğini çevirdi. Kılıcın ince, keskin ağzı rüzgarı karşıladı.
Ve savurdu.
Bu sefer direnç yoktu. Kılıç, havanın içinden bir hayalet gibi kaydı. Hatta... sanki rüzgar, kılıcı sırtından itiyor, ona hız kazandırıyor gibiydi.
"Hava boş değil," dedi Kael, gözlerini açarak. Sağ gözündeki altın hare, yeni bir keşfin heyecanıyla parlıyordu. "Hava... bir okyanus. Ve ben içinde yüzüyorum."
"Aynen öyle," dedi Halid. "Sen bir balıksın Kael. Eğer akıntıya karşı yüzersen yorulursun. Eğer akıntıyı kullanırsan, uçarsın."
Halid geri çekildi. Elindeki sopayı gevşekçe tuttu. Vücut dili değişmişti. O sert, askeri duruş gitmiş; yerine sarhoş bir adamın sallantılı, öngörülemez duruşu gelmişti.
"Sert durma," dedi Halid, rüzgarla birlikte hafifçe sağa sola sallanırken. "Katı şeyler rüzgarda kırılır. Söğüt dalı gibi ol. Bırak rüzgar seni itsin. Bırak omuzların düşsün."
Teknik Referans: Sarhoş Rüzgar (Drunken Wind / Tai Chi Akışı)
Kael, "Demir Kök" ile bacaklarını sabitledi ama belden yukarısını serbest bıraktı. Omuzlarını düşürdü. Boynunu gevşetti.
Kılıç elinde ağır bir metal parçası gibi değil, rüzgarda sallanan bir dal gibi duruyordu.
"Saldır," dedi Halid.
Kael hamle yaptı. Ama bu sefer düz bir çizgi çizmedi.
Rüzgarın sağdan estiğini hissetti.
Bedenini rüzgarın akışına bıraktı. Rüzgar onu sağa iterken, o da bu ivmeyi kullanarak vücudunu döndürdü ve kılıcı geniş bir kavisle, rüzgarı arkasına alarak savurdu.
VIIIZZZ.
Ses farklıydı.
Önceki vuruşlarında kılıç havayı "yırtıyordu" (Boğuk ve kaba bir ses). Şimdi ise kılıç havanın içinden "süzülüyordu" (İnce ve ıslık gibi bir ses).
Kılıç, beklediğinden çok daha hızlı bir şekilde hedefe ulaştı. Kael, kılıcı durdurmakta zorlandı.
"Hızlı," dedi Kael şaşkınlıkla. "Güç kullanmadım bile."
"Çünkü evrenin gücünü ödünç aldın," dedi Halid, darbeden kaçınırken. "Kendi kas gücün sınırlıdır. Ama rüzgarın gücü... o bedavadır."
Sonraki bir saat boyunca, Kael garnizon avlusunda garip bir dans sergiledi.
Dışarıdan bakan biri için sarhoş gibi görünüyordu. Sendeleyerek yürüyor, rüzgar estikçe yön değiştiriyor, bazen düşecekmiş gibi öne eğilip son anda kılıcın momentumuyla toparlanıyordu.
Bu, Siyah Diş ile yaptığı bir valsti.
Kılıcın düz yüzeyini bir "yelken" gibi kullanmayı öğrendi. Rüzgar arkadan estiğinde kılıcı yassı tutuyor ve hızlanıyordu. Darbe anında ise bileğini çevirip kılıcı "iğne" gibi inceltiyor ve direnci sıfıra indiriyordu.
Malik, kenarda oturmuş, elindeki matarayı unutmuş bir halde izliyordu.
"Kaptan..." diye mırıldandı Malik. "Sanki... kılıçla kavga etmiyor. Kılıçla oynuyor."
Kael, son bir hareketle döndü. Rüzgar aniden kesildi. Kael de durdu. Kılıç, havanın boşluğunda asılı kaldı.
Alnından süzülen ter, gözüne girdi ama kırpıştırmadı.
"Farkındalık," dedi Kael, nefes nefese. "Havanın yoğunluğunu hissediyorum. Kılıcın önünde biriken basıncı... Onu yarıp geçmeyi."
"Bu, kılıç ustalığının üçüncü kapısıdır," dedi Halid, kollarını kavuşturarak. "Bir acemi, kılıcıyla havayı döver. Bir usta, havanın içinden geçer. Ama bir efsane... havayı silahı yapar."
Halid, gökyüzüne baktı. Bulutlar kararıyordu.
"Yeterli. Vücudun akışkanlığı öğrendi. Zihnin maddeyi (havayı) tanıdı. Yarın... yarın bu akışkanlığı, sert bir şeye çarpınca nasıl koruyacağını göreceğiz."
Kael, kılıcını kınına soktu.
Vücudu yorgundu ama zihni hafifti. Eskiden her hareketi bir efor, bir mücadeleydi. Şimdi ise hareket etmek, nefes almak kadar doğal geliyordu.
Hava boş değildi. Doluydu.
Ve Kael artık o doluluğun içinde boğulmuyor, yüzüyordu.
