Cherreads

Chapter 74 - KUVVETİ MİSAFİR ETMEK

Garnizonun talim avlusuna çöken alacakaranlık, gölgeleri uzatmış ve havayı, terle karışık soğuk bir nemle ağırlaştırmıştı. Kael Vael'thra ve Malik'in bedenlerinden yükselen buhar, etraflarında ince, hayaletimsi bir sis tabakası oluşturuyordu.

Kael, avlunun tam merkezinde, ayak bileklerine kadar çamura batmış gibi görünen o alçak, sabit "Süvari Duruşu"nda bekliyordu. Demir Kök (Iron Root). Bu sadece bir duruş değildi; bu, iradenin yerçekimiyle yaptığı bir anlaşmaydı. Ayak parmakları, botlarının içinde pençeleşmiş, toprağı kavramıştı. Baldır kasları, üzerine binen tonlarca görünmez yükün altında titriyor, damarları deri yüzeyinde birer solucan gibi kabarıyordu. Karnındaki Aura Çekirdeğinden çektiği o yoğun, sıcak Kudret, bacaklarını etten sütunlara değil, cansız birer kaideye dönüştürmüştü.

Karşısında ise bir çocuk değil, hareket etmeyi bekleyen bir doğal afet duruyordu.

Malik.

Devasa çocuk, elindeki antrenman için ağırlaştırılmış, ucu demirle kaplı meşe kütüğünü omzuna yaslamıştı. Malik'in esmer teninden yayılan Toprak Aurası, etrafındaki havayı bozuyor, görüntüyü dalgalandırıyordu. O, kopmak üzere olan bir heyelan gibiydi. Nefes alışverişleri, bir körüğün çalışması kadar gürültülü ve derindi.

"Vur," dedi Halid. Sesi, rüzgarın uğultusunu kesen bir kırbaç gibi şakladı.

Malik tereddüt etti. Gözlerinde, Kael'i incitme korkusu, o çocuksu merhamet parıltısı belirdi. "Ama Komutanım... Kael'in savunması yok. Kılıçları indirdiniz. Eğer vurursam..."

"Eğer vurmazsan," dedi Halid, elindeki sopayı yere sertçe vurarak, "o asla öğrenemez. Ve yarın gerçek bir düşman karşısına çıktığında, senin merhametin yüzünden ölür. Onu öldürmek için vur Malik. Kardeşini seviyorsan, onu ezmeye çalış."

Malik, dişlerini sıktı. Çene kasları seğirdi. Halid haklıydı. Savaş sanatında merhamet, celladın kör bıçağıydı; sadece acıyı uzatırdı.

Malik derin bir nefes aldı. Ciğerleri kapasitesinin sonuna kadar şişti. Hayati Zerreleri (hücreleri), Toprak Aurası ile doldu. Kasları sertleşti, derisi grileşti.

Ve koşmaya başladı.

Her adımda yer sarsılıyordu. GÜM. GÜM. GÜM.

Kael, yaklaşan felaketi izliyordu. Zihnindeki o ilkel, hayatta kalmaya programlanmış kertenkele beyni çığlık atıyordu: Kaç! Blokla! Durdur!

Ama Halid'in sesi, o paniğin üzerinde soğuk bir emir gibi yankılandı: Kapıyı kapatma. Kapıyı aç. Bırak içeri girsin.

Kael, gözlerini kapattı ve hemen açtı. O altın ve mavi hareler, Malik'in yüzüne değil, Malik'in yarattığı hava akımının, o kinetik enerjinin merkezine kilitlendi.

Malik, Kael'in menziline girdiğinde, o devasa kütüğü savurdu.

Bu, teknik bir vuruş değildi. Bu, bir infazdı. Kütük, Kael'in sol omzunu ve kafatasını hedefleyerek yatay bir kavisle, havayı yırtan o korkunç ıslıkla geliyordu.

Eski Kael, kollarını kaldırıp bu darbeyi durdurmaya çalışırdı. Ve o darbe, kollarını kırıp göğsünü parçalardı.

Ama Yeni Kael, yerinden kıpırdamadı.

Kütük, yüzüne bir karış kala, rüzgarı saçlarını savururken hareket etti.

Sol ayağını sabit tuttu (Kök). Sağ ayağıyla yarım daire çizerek geriye doğru akışkan bir adım attı (Akış).

Ellerinde silah yoktu. Kael, çıplak ellerini kaldırdı.

Sol elinin dış yüzeyiyle, Malik'in kütüğüne değil, kütüğü tutan ve tüm gücü ileten bileğine dokundu.

Sertçe vurmadı. İtmedi. Sadece... yapıştı.

Kael'in Kudreti, Malik'in o yıkıcı kinetik enerjisiyle buluştuğu an, Kael o enerjiyi reddetmedi. Onu "Misafir Etti".

Kael, Malik'in bileğindeki o muazzam itiş gücünü aldı, kendi vücudunun ekseni etrafında döndürdü ve sağ eliyle Malik'in dirseğine hafif, yönlendirici bir dokunuş ekledi.

Bu dokunuş, bir reddediş değil, bir davetti.

VUUUUUP!

Malik'in tüm gücü, Kael'in üzerinden değil, etrafından aktı. Kael, bir kasırganın gözü gibi sakindi. Malik ise kendi gücünün kurbanı oldu.

Devasa çocuk, kütüğün momentumunu durduramadı. Kael'in o küçük yönlendirmesi, Malik'in ağırlık merkezini tamamen bozmuştu. Malik, kendi etrafında savruldu, ayakları yerden kesildi ve Kael'in yanından geçip, üç metre ötedeki silah rafına BAM diye çarparak darmadağın etti. Tahta parçaları ve toz bulutu havaya savruldu.

Toz bulutu kalktığında, Kael hala aynı yerde duruyordu.

Ancak duruşu bedelsiz değildi. Sağ ayağı, yaptığı o yarım dairelik dönüş ve üzerine binen merkezkaç kuvveti yüzünden toprağın içine on santim gömülmüş, çamuru yarmıştı. Bacakları titriyordu ama duruşu bozulmamıştı.

Malik, kırık tahta parçalarının arasından inleyerek doğruldu. Başını tutuyordu. "Ne... ne oldu az önce? Yer ayağımın altından kaydı sandım."

Halid, gölgeden çıktı. Yüzünde nadir görülen, gururlu ama tehditkar bir ifade vardı.

"Ona vurmadın Kael," dedi Halid, Kael'in yanına yürüyerek. "Onun gücünü aldın, evinde ağırladın, bir tur attırdın ve arka kapıdan uğurladın."

Halid, elini Kael'in hala titreyen omzuna koydu. Kael'in derisi ateş gibi yanıyordu.

"Bir saldırıyı durdurmak, iki gücün çarpışmasıdır. Güçlü olan kazanır ve sen Malik'ten güçlü değilsin. Ama bir saldırıyı yönlendirmek... işte o sanattır. Bugün, Malik'in gücünü ödünç aldın."

Kael, ellerine baktı. Avuçları kızarmıştı. Malik'in Toprak Aurası, temas anında derisini hafifçe haşlamıştı. Ama kemikleri sağlamdı.

"Ağırdı," diye fısıldadı Kael. "Çok ağırdı. Sanki... bir nehri yatağından ettim."

"Misafir her zaman hediyesiyle gelir," dedi Halid. Yerden Malik'in düşürdüğü kütüğü tek eliyle kaldırdı ve Kael'e fırlattı. Kael, kütüğü havada yakaladı ama ağırlığıyla sendeledi.

"Şimdi," dedi Halid. "O ağırlığı sadece boşluğa değil, kendi silahına nasıl aktaracağını öğreneceğiz. Çünkü yönlendirmek yetmez. Bazen... bazen o kapıyı misafirin yüzüne çarpman gerekir."

Kael, kütüğü kavradı. Bacaklarındaki acı keskinleşti ama umursamadı.

Bir duvar değildi. Bir nehir yatağıydı. Ve nehirler, zamanla dağları bile aşındırırdı.

More Chapters