Öğle güneşi garnizonun taş zeminini bir tavaya çevirmişti. Havadaki ısı dalgaları, uzaktaki kulelerin görüntüsünü titretiyordu. Ancak Kael'in alnından boşalan terlerin güneşle bir ilgisi yoktu.
Kael, avlunun ortasında, dizleri hafifçe kırık, bacakları "Demir Kök" pozisyonunda yere çivilenmiş halde duruyordu.
Ellerinde Siyah Diş ve ikizi vardı.
Dışarıdan bakan biri için Kael, bir heykel gibi hareketsiz görünebilirdi. Ancak dikkatli bir göz, kılıçların milimetrik bir hızla, neredeyse algılanamaz bir şekilde hareket ettiğini görebilirdi.
"Hız," dedi Halid, Kael'in etrafında bir gölge gibi dönerken, "tembel savaşçının sığınağıdır. Hız, hataları gizler. Momentum, kusurları örter. Ama yavaşlık... yavaşlık dürüsttür."
Kael dişlerini sıkmamaya çalışıyordu ama çene kasları seğiriyordu.
Sağ elindeki kılıcı, bir tüyün havada süzülmesi kadar yavaş bir tempoyla ileri doğru uzatıyordu. Bu basit bir saplama hareketiydi. Normalde bir saniyenin onda biri kadar sürerdi. Ama Halid, bu hareketi tam on saniyeye yaymasını istemişti.
Ve bu, cehennem azabıydı.
Kılıç ağırlaşıyordu. Kael hareketi yavaşlattıkça, yerçekimi metalin her zerresine asılıyor, kol kaslarını yırtmak için aşağı çekiyordu. Kael'in omzu titremeye başladı.
"Titreme," diye uyardı Halid. Elindeki ince çubukla Kael'in titreyen triseps kasına hafifçe dokundu. "Yükü omzunda taşıyorsun. Hata bu."
"Ağır..." diye hırıldadı Kael. Nefesi kesik kesikti. "Kollarım kopacak."
"Kolların kopuyor çünkü kılıcı kolunla tutuyorsun," dedi Halid. "Kolu unut. Kılıcın ağırlığını bileğinden dirseğine, oradan omzuna, omurgandan aşağıya... kalçana indir."
Halid, Kael'in kalçasına sertçe vurdu.
"Buraya. Ağırlığı buraya ver. Kılıcı kolunla itme. Kılıcı, topuklarından gelen güçle, belini döndürerek it."
Kael, gözlerini kapattı. Zihnindeki o kaotik gürültüyü, Tını'nın (Mananın) "hadi patlatalım" diyen fısıltılarını susturdu. Sadece bedeninin mekaniğine odaklandı.
Kudretini (Aurasını), o sıcak ve yoğun yaşam enerjisini, sızlayan omuzlarından çekti. Enerjiyi aşağıya, karnındaki çekirdeğe ve oradan da bacaklarına, o "Demir Kök"lere akıttı.
Omuzlarını düşürdü.
Siyah Diş'in ağırlığını, zihinsel bir imgelemeyle omurgasından aşağı kaydırdı. Kılıç artık kolunun ucunda sallanan bir metal değildi; toprağa bağlı gövdesinin bir uzantısıydı.
Titreme durdu.
Kael, kılıcı yavaşça, sanki yoğun bir balın içinde hareket ediyormuş gibi ileri itmeye devam etti. Kolu rahattı. Güç, bacaklarından ve belinin dönüşünden geliyordu.
"Hissediyor musun?" diye sordu Halid, sesini alçaltarak. "Kılıç senin elinde değil. Kılıç, senin merkezinde."
"Hissediyorum," dedi Kael. Sesi sakindi ama alnından süzülen ter damlası kirpiğine takıldı, gözünü yaktı. Kıpırdamadı. Gözünü bile kırpmadı.
Kılıç, hareketin son noktasına ulaştı. Kael durmadı. Hareketi akışkan bir kavisle yana, kesme pozisyonuna çevirdi.
Bu geçiş anı en zoruydu. Hız yoktu. İvme yoktu. Kılıcın ağırlığı bileğini bükmek istiyordu.
Kael, Hayati Zerrelerini (hücrelerini) bir arada tutan o iradeyi sıkılaştırdı. Aurasını bileklerine değil, ayak tabanlarına bastı. Yerden güç aldı. Sol ayağını yere daha sert basarken, belini sağa döndürdü. Kılıç, bu dönüşün etkisiyle kendiliğinden, hiç çaba harcanmamış gibi yana açıldı.
Bu, bir suyun yatağında kıvrılması gibiydi. Sessiz. Zahmetsiz. Ama durdurulamaz.
Kenarda onları izleyen Malik, elindeki su matarasını ağzına götürmeyi unutmuştu. Kael'in hareketlerinde büyüleyici, hipnotize edici bir şey vardı. Kael hareket etmiyor gibiydi ama kılıçlar pozisyon değiştiriyordu. Sanki zaman Kael'in etrafında yavaşlamıştı.
"Güzel," dedi Halid. "Şimdi diğer el."
Kael, sol elindeki ikiz kılıcı devreye soktu. Sağ eliyle keserken, sol eliyle savunma pozisyonuna geçti. İki hareketi de aynı o ağdalı, yavaş ve kusursuz ritimle yaptı.
Kasları yanıyordu. Bu, ağırlık kaldırmanın verdiği yanma gibi değildi. Bu, Kudret kanallarının sürekli, kesintisiz bir akışla zorlanmasının verdiği derin, kemiksel bir sızıydı.
"Hız bir yalandır," dedi Halid, Kael'in duruşunu incelerken. "Eğer yavaşken kusursuz yapamazsan, hızlandığında sadece saçmalarsın. Hız, bu yavaşlığın sıkıştırılmış halidir."
Yirmi dakika.
Kael, yirmi dakika boyunca sadece üç temel hareketi tekrarladı. Kes, sapla, blokla.
Ter, vücudundan bir nehir gibi akıyordu. Gri tuniği sırılsıklam olmuş, yere damlıyordu. Altındaki toprak, terden çamurlaşmıştı. Ama ayakları o çamurdan bir milim bile kaymadı.
Sonunda, Kael son pozu verdiğinde, Halid elini kaldırdı.
"Bırak."
Kael, konsantrasyonunu bozduğu an, bacakları boşaldı. Dizlerinin üzerine çöktü. Kılıçlar elinden kayıp toprağa saplandı.
Göğsü körük gibi inip kalkıyordu.
"Kollarım..." dedi Kael, nefes nefese. "Sanki benim değilmiş gibi."
"Yarın daha da ağır gelecekler," dedi Halid, matarasını uzatarak. "Çünkü yarın, o yavaşlığın içine Niyet yükleyeceğiz. Bugün sadece form çalıştın. Yarın, o yavaş hareketin her milimetresinde bir dağı kesebilecek yoğunluğu arayacağız."
Kael suyu içerken, ellerinin titrediğini fark etti. Ama bu yorgunluk titremesi değildi. Bu, vücudundaki enerjinin yeni bir yol bulmasının, İç Örgüsünün yeniden yapılanmasının titremesiydi.
Ağırlığı kollarıyla taşımamayı öğrenmişti. Kılıç artık bir yük değil, köklerinin bir meyvesiydi.
Malik yanına gelip, o koca eliyle Kael'in sırtına vurdu.
"Kaptan," dedi Malik. "Az önce... hareket etmiyordun ama sanki hareket eden her şey durmuş gibiydi. Korkutucuydu."
Kael, çamura saplı Siyah Diş'e baktı. Metal, güneşin altında parlamıyordu. Işığı yutuyordu.
"Yavaş akış," dedi Kael fısıltıyla. "Nehir denize koşmaz Malik. Nehir sadece akar. Ve önüne ne çıkarsa... onu da sürükler."
Ayağa kalktı. Bacakları sızlıyordu ama duruşu değişmişti. Artık toprağın üzerinde yürümüyor, toprağın bir parçası olarak hareket ediyordu.
"Yemek," dedi Kael. "Çok fazla yemek istiyorum."
Halid arkalarından bakarken hafifçe gülümsedi. Demir tohumu çatlamıştı. Kökler derine iniyordu.
