Öğle güneşi, Garnizonun taş avlusunu bir demirci ocağına çevirmişti. Havadaki ısı dalgaları, uzaktaki kulelerin siluetini titretiyor, ciğerlere çekilen hava kuru ve tozlu bir tat bırakıyordu. Ancak Kael Vael'thra'nın alnından boşalan terlerin güneşle bir ilgisi yoktu.
Halid İbn Valyr, elindeki dişbudak sopayı tembelce omzunda taşıyarak Kael'in etrafında bir köpekbalığı gibi dönüyordu.
"Akışkanlık," dedi Halid, sesi alaycıydı. "Dün öğrendiğin şey buydu değil mi? Su olmak. Darbeyi kabul etmek."
Kael, nefesini düzenlemeye çalışarak başını salladı. Dünkü dersten sonra kendini daha hafif, daha hızlı hissediyordu. Halid'in hamlesini bekledi.
VUUUP.
Sopa, bir yılanın tıslaması gibi havayı yararak Kael'in sol şakağına doğru savruldu.
Kael gülümsedi. Bunu görmüştü.
Refleksleri, dünkü dersin "Akış" prensibine göre çalıştı. Omuzlarını düşürdü, boynunu gevşetti ve üst gövdesini rüzgarda sallanan bir yaprak gibi geriye yatırdı. Sopa, burnunun ucundan, ona değmeden geçti.
"Başardım," diye düşündü Kael. Enerjiyi boşa çıkarmıştı.
Ama zafer, sadece bir saniye sürdü.
Halid, boşa giden sopanın momentumunu durdurmadı. Vücudunun üst kısmı savrulurken, ağırlık merkezini aniden yere indirdi ve sağ bacağını bir tırpan gibi Kael'in ayak bileklerine savurdu.
KÜT!
Bu, kemiğin kemiğe çarpma sesiydi.
Kael'in ayakları yerden kesildi. Üst bedeni ne kadar gevşek olursa olsun, alt bedeni yerçekimine ve Halid'in o muazzam, Kudret yüklü tekmesine direnememişti. Kael, havada yarım takla atıp yüzüstü sert, çakıllı zemine çakıldı.
Ciğerlerindeki hava, bir balonun patlaması gibi boşaldı. Ağzına kum ve kan tadı doldu.
"Kalk," dedi Halid. Sesi tepesinden geliyordu.
Kael, inleyerek doğrulmaya çalıştı. Ayak bilekleri zonkluyordu.
"Kaçtım," dedi hırıltıyla. "Üstten... kaçtım."
"Evet, bir yaprak gibi kaçtın," dedi Halid, sopanın ucuyla Kael'i göğsünden itip tekrar yere yatırarak. "Ve bir yaprak gibi savruldun. Sorun da bu."
Halid, avlunun kenarındaki, yüz yıllık olduğu söylenen devasa meşe ağacını işaret etti.
"Rüzgar estiğinde o ağacın dalları sallanır Kael. Yaprakları titrer. Gövdesi esner. Ama kökleri? Kökleri kıpırdamaz. Eğer kökleri de dalları gibi 'akışkan' olsaydı, ilk fırtınada devrilirdi."
Halid, Kael'in kalkmasına izin verdi.
"Senin sorunun şu: Suyu öğrendin ama toprağı unuttun. Üst bedenin nehir olabilir ama bacakların... bacakların dağ olmak zorunda. Buna Ayrışma (Dissociation) denir. Beynini ikiye böleceksin. Yukarısı dans edecek, aşağısı donacak."
Kael, bacaklarını hissetmeye çalışarak ayağa kalktı. Bu, duyduğu en mantıksız şeydi. İnsan vücudu bir bütün olarak hareket etmek isterdi. Kaçarken bacaklar da kaçardı.
"Nasıl yapacağım?"
"Duruş al," diye emretti Halid.
Kael bacaklarını omuz genişliğinden biraz fazla açtı. Dizlerini kırdı. Ağırlık merkezini düşürdü. Klasik bir süvari duruşuydu bu.
"Şimdi," dedi Halid, elini Kael'in karnına, Aura Çekirdeği'nin olduğu yere koyarak. "İçindeki o ateşi, o Kudreti hisset. Manayı değil. O lanetli okyanusa dokunma. Sadece fiziksel yaşam enerjini, yediğin yemeğin ısısını hisset."
Kael gözlerini kapattı. Karnındaki o sıcak, yoğun noktayı buldu.
"O enerjiyi aşağı it," dedi Halid. Sesi bir hipnotizmacı gibiydi. "Kalçalarından uyluklarına, oradan dizlerine, oradan kaval kemiklerine ve en son topuklarına... Enerjinin ayak tabanlarından çıkıp toprağın içine girdiğini hayal et. Toprağı deldiğini, kayaları kavradığını hisset. Sen toprağın üzerinde durmuyorsun Kael. Sen toprağın bir parçasısın. Bacakların etten değil, demirden."
Kael denedi.
Kudret (Aura), Tını (Mana) gibi akışkan değildi. Tını cıva gibiyse, Kudret, soğuyan lav veya ıslak çimento gibiydi. Yoğun, ağır, yavaş. Kael o enerjiyi bacaklarına ittikçe, uyluk kasları sertleşti, damarları şişti. Bacaklarında dayanılmaz bir yanma, bir ağırlık hissi oluştu. Sanki her biri yüz kilo olmuştu.
"Güzel," dedi Halid. "Şimdi bekle."
Halid sopasıyla Kael'in omzuna, bacağına, sırtına hafif hafif vurmaya başladı.
"Sertleşme," diye uyardı Halid, Kael'in omuzları kasıldığında. "Omuzların su. Bırak gevşesin. Ama bacaklar... bacaklar kilitli. Demir Kök."
Dakikalar geçti.
Güneş tepede yükseldikçe, Kael'in bacaklarındaki yanma, keskin bir acıya dönüştü. Kas lifleri titremeye, isyan etmeye başladı. Hayati Zerreleri (hücreleri) laktik asit ve yorgunlukla dolmuştu. Vücudu "Kalk, hareket et, bu pozisyonu boz" diye yalvarıyordu.
"Bozma," dedi Halid, Kael'in dizlerinin titrediğini görerek. Sopasıyla Kael'in diz kapağına sertçe vurdu. "Kırarım. Eğer o duruşu bozarsan bacağını kırarım."
Kael dişlerini sıktı. O kadar sert sıkıyordu ki çene kasları ağrıyordu.
Bu bir büyü eğitimi değildi. Bu, iradenin biyolojiye tecavüzüydü.
"Şimdi," dedi Halid, karşısına geçerek. "Saldırıyorum. Bacaklarını kımıldatmadan, sadece belini ve omuzlarını kullanarak saldırımı karşıla. Eğer adım atarsan, kaybedersin."
Halid sopayı savurdu.
Yatay bir kesiş. Kael'in göğsünü hedefliyordu.
Kael'in içgüdüsü "Geri adım at" diye bağırdı. Ama bacaklarına yığdığı o tonlarca ağırlık (Kudret), onu yere çivilemişti. Adım atamazdı.
Belini döndürdü.
Sopanın rüzgarını hissetti.
Kael, elindeki eğitim demirini kaldırdı ve Halid'in sopasını, "Akış" prensibiyle yana saptırdı.
ÇANG.
Darbe savuşturuldu. Kael'in üst bedeni bir yılan gibi kıvrıldı, darbenin gücünü emdi ve yana iletti.
Ama alt bedeni...
Halid'in darbesinin yarattığı o muazzam kinetik enerji, Kael'in omurgasından aşağı indi ve bacaklarında patladı.
Kael'in botları toprağı yardı.
Olduğu yerde durmasına rağmen, ayakları toprağın içinde beş santim geriye sürüklendi. Toprak, bir sabanla sürülmüş gibi yarıldı.
Ama düşmedi.
Bacak kasları yırtılacak gibi gerildi, kemikleri gıcırdadı ama o pozisyonu korudu.
Halid durdu. Sopayı indirdi. Gözleri, Kael'in botlarının etrafında oluşan o küçük toprak yığınlarına, o "sürüklenme" izlerine takıldı.
"İşte bu," dedi Halid. Sesinde ilk kez, çok nadir duyulan bir onaylama tınısı vardı. "Darbeyi yemedin. Darbeyi toprağa ilettin. Bedenin sadece bir iletken oldu."
Kael, nefesini tuttuğu yerden gürültülü bir şekilde bıraktı. Bacaklarındaki Kudret akışını kestiği an, dizleri çözüldü ve olduğu yere yığıldı. Bacakları jöle gibiydi.
"Hissedemiyorum," dedi Kael, bacaklarını ovuşturarak. "Bacaklarımı hissetmiyorum."
"Hissedeceksin," dedi Halid, matarayı ona fırlatarak. "Yarın sabah, yataktan kalkamayacak kadar çok hissedeceksin. Kasların şu an mikro düzeyde parçalandı. Ama iyileştiklerinde... iyileştiklerinde daha yoğun, daha sıkı olacaklar. Tıpkı dövülen çelik gibi."
Kenarda, kendi devasa kütüğüyle boğuşan Malik, nefes nefese Kael'e baktı.
"Kaptan," dedi Malik. "Toprağı yardın. Resmen toprağa fren izi bıraktın."
Kael, çamurlu ellerine baktı.
Bu teknik, büyüden farklıydı. Büyü ödünç alınan bir güçtü; Mühürden sızan bir hediyeydi. Ama bu... Bu Demir Kök, tamamen Kael'in kendi eti, kendi kemiği ve kendi acısıyla inşa ettiği bir şeydi.
Ona aitti.
"Tekrar," dedi Kael, titreyen bacaklarını zorlayarak ayağa kalkmaya çalışırken.
Halid kaşlarını kaldırdı. "Bacakların titriyor."
"Olsun," dedi Kael, dişlerini göstererek sırıttı. Gözlerindeki (biri mavi, diğeri dikey altın yarıklı) o inatçı ışık parladı. "Kökler titreyerek toprağa girer."
Halid sopasını kaldırdı.
"O zaman tutun Anomali. Fırtına geri geldi."
O öğleden sonra, Kael Vael'thra yüz kez yere düştü. Yüz kez bacakları iflas etti. Ama yüz birinci kez, Halid ona vurduğunda, Kael kıpırdamadı.
Sadece toprak inledi.
