Arkadaki mağaranın derinliklerinden gelen o son, boğuk ve sarsıcı gürültü kesildiğinde, geriye sadece Gri Vadi'nin o ebedi, hastalıklı rüzgârı kalmıştı.
Tonlarca kaya, Engerek'in o iğrenç laboratuvarının, "Soluk Yüzler"in ve parçalanmış Et Golemi'nin üzerine bir mezar taşı gibi inmişti. Toz bulutu, mağara ağzından dışarı, vadiye doğru zehirli bir nefes gibi püskürdü.
Kael Vael'thra, mağara girişinin hemen önündeki kayalık zemine diz çökmüş, öğürerek öksürüyordu. Ciğerlerine dolan toz, kan ve yanık et kokusu, midesini tersyüz ediyordu. Sağ eliyle göğsünü tutuyor, **Hayati Zerrelerinin** (hücrelerinin) oksijen için verdiği savaşı yatıştırmaya çalışıyordu. Sırtındaki **Kızıl Hüküm Mührü** , içerideki o kısa ama yoğun çatışmanın ardından, soğuyan bir demirci ocağı gibi için için yanıyor, omurgasına donuk bir ağrı yayıyordu.
"Kalk," dedi Halid.
Gölge Komutan, mağara girişinin yanında, sırtını bir kayaya yaslamış, vadinin puslu ufkunu izliyordu. Üzerindeki siyah deri zırhta yeni çizikler, pelerininde taze yanık izleri vardı ama nefes alışverişi, uykudaki bir bebeğin ritmi kadar sakindi.
Kael, başını kaldırdı. Yanında, Malik duruyordu. Devasa çocuk, elindeki **Yerkıran** 'ı (savaş çekicini) yere dayamış, ondan destek alıyordu. Malik'in yüzü is ve kurumuş kanla kaplıydı. Gözleri, her zamanki o çocuksu ışıltısını kaybetmiş, gördüğü vahşetin gölgesiyle kararmıştı.
"Bitti mi?" diye sordu Malik. Sesi, gırtlağına takılan bir taş varmış gibi hırıltılıydı.
"Bitti," dedi Halid, doğrulup yanlarına gelerek. "En azından bugünkü vardiya bitti."
Halid, elini Malik'in omzuna koydu.
"Omuzların düştü koca oğlan. Dik dur. Bir demirci, dövdüğü demirden utanmaz. Sen bugün bir iş yaptın. O yaratıkları... o acı çeken ruhları serbest bıraktın."
"Onlar insandı," dedi Malik, yere bakarak. "Eskiden... insandılar."
"Eskiden," diye onayladı Halid. "Ama sen onlarla karşılaştığında, onlar sadece acı çeken birer et yığınıydı. Çekicin merhamet dağıttı Malik. Bunu asla unutma."
Kael, titreyen bacaklarını zorlayarak ayağa kalktı. Elinde, Engerek'in laboratuvarından, o kaosun içinden çekip aldığı deri kaplı, ağır defter vardı. Defteri göğsüne bastırdı. Bu kağıt yığını, **Siyah Diş** 'in kabzasından daha ağır geliyordu. İçinde, kendi anatomisinin, kendi lanetinin ve Solgard'ın altındaki o çürümüş ağın haritası vardı.
"Bu defter," dedi Kael. "O adam... beni biliyordu Halid. Benim içimi çizmiş. Mührümü, damarlarımı... sanki beni o yapmış gibi."
Halid, Kael'e döndü. Bakışları deftere kaydı, sonra Kael'in (biri mavi, diğeri dikey altın yarıklı) gözlerine kilitlendi.
"Seni o yapmadı Kael," dedi Halid. Sesi sertti. "Seni, annen ve baban yaptı. Ama o adam... o adam senin ne olduğunu anlamaya çalışan bir parazit. Düşmanın seni tanıması korkutucu olabilir. Ama unutma; sen de artık onu tanıyorsun. Elindeki o defter, onun zihnine açılan bir kapı."
Halid, vadi çıkışını işaret etti.
"Yürüyün. Buranın havası zehirlidir. Uzun kalırsak, Auranızı çürütür."
Gri Vadi'den yukarı, Solgard'ın surlarına doğru tırmanan o dik, çamurlu patika, inişten çok daha zorlu geçti.
Güneş batmak üzereydi. Vadinin üzerindeki sis tabakası, akşamın laciverdine karışarak morarmış bir yara rengini almıştı. Üç siluet, sessizce tırmanıyordu.
Kael, her adımda botlarının çamura saplanıp çıkarken çıkardığı o ıslak sesi dinliyordu. Vücudu bitkindi. Kudret (Aura depoları boşalmıştı. Karnındaki o biyolojik fırın sönmüştü. Ama zihni... zihni hiç olmadığı kadar açıktı.
Çocukluğu, o mağaranın zemininde, Et Golemi'nin parçaları arasında kalmıştı.
Sabah evden çıkarken, bir eğitim görevine gittiğini sanıyordu. Şimdi dönerken, bir savaşın, adı konmamış bir gölge savaşının ortasında olduğunu biliyordu.
"Halid," dedi Kael, sessizliği bozarak. Nefesi buharlaşıyordu. "O kayıttaki adam... Engerek. O gerçekten kim?"
Halid durmadı, temposunu bozmadı.
"Bir hayalet," dedi Halid. "Eskiden... bir isim taşırdı. Bir yüzü vardı. Ama şimdi sadece bir fikir. Ve fikirler, kılıçla öldürülemez Kael. Fikirler, ancak daha güçlü bir iradeyle ezilebilir."
Kael, cevabın yetersizliğini hissetti ama üstelemedi. Halid'in sırtındaki o gerginlikten, bu konunun Gölge Komutan için de kişisel bir yara olduğunu anlamıştı.
Yukarıya, tepenin zirvesine vardıklarında, Solgard'ın manzarası ayaklarının altına serildi.
Şehir, batan güneşin son ışıklarıyla parlıyordu. Altın kubbeler, beyaz mermer kuleler, limandaki gemilerin direkleri... Her şey o kadar temiz, o kadar düzenli ve o kadar "normal" görünüyordu ki.
Kael, bu manzaraya bakarken midesinde bir bulantı hissetti.
Aşağıda, sadece birkaç kilometre ötede, insanlar kafeslere kapatılıyor, etleri makinelere dikiliyor, atık manayla besleniyordu. Yukarıda ise... balolar, ziyafetler ve "güvenli" bir hayatın yalanı sürüyordu.
"Yalan," diye fısıldadı Kael. "Hepsi yalan. Şehir... şehrin altı çürümüş."
Malik, Kael'in yanına geldi. O da şehre bakıyordu.
"Babamın dükkanı," dedi Malik, şehrin sanayi bölgesinden yükselen dumanlara bakarak. "Orası hala sıcak. Ama burası... burası çok soğuk Kaptan."
"Artık o sıcaklığa kanmayacağız," dedi Kael. Defteri sırt çantasına, en derine sıkıştırdı. "Gördüklerimizi unutmayacağız. O insanların yüzlerini... o golemin içindeki gözleri unutmayacağız."
Halid, çocukların arkasında durdu. Onların şehre bakışındaki değişimi, o masumiyetin yerini alan "yabancılaşma"yı gördü. Asker olmanın ilk kuralı buydu: Sivillerin dünyasına bir daha asla ait olamamak.
"Gidelim," dedi Halid. "Kapılar kapanmadan girmeliyiz. Ve... kimseye bir şey anlatmayacaksınız. Annenize bile."
Kael ve Malik, komutanlarına baktılar.
"Neden?" diye sordu Malik.
"Çünkü," dedi Halid, yüzünü şehre dönerek. "Sarayın duvarlarının kulakları vardır. Ve Engerek'in zehri, o duvarların içine çoktan sızmış olabilir. Eğer bugün gördüklerinizi birine anlatırsanız, sadece kendinizi değil, sevdiklerinizi de hedef tahtasına koyarsınız. Bu yükü... sessizce taşıyacaksınız."
Şehir kapılarına geldiklerinde, nöbetçiler bu üçlüye tuhaf gözlerle baktılar.
Üzerleri çamur, is ve tanımlanamayan lekelerle kaplıydı. Kokuyorlardı. Kükürt, kanalizasyon ve kurumuş kan kokuyorlardı.
"Kimlik?" diye sordu nöbetçi, burnunu tutarak.
Halid, pelerininin altından siyah, gümüş işlemeli madalyonunu çıkardı.
Nöbetçi madalyonu görünce rengi attı ve hemen esas duruşa geçti.
"Komutanım! Özür dilerim, karanlıkta tanıyamadım."
"Kapıyı aç," dedi Halid. Sesi buz gibiydi.
Kapı açıldı. Solgard'ın taş döşeli caddelerine adım attılar.
Şehrin gürültüsü, kahkahalar, seyyar satıcıların bağırışları, bir hanın açık kapısından gelen müzik sesi... Tüm bunlar Kael'in kulaklarında anlamsız bir uğultu gibi çınladı.
İnsanların yüzlerine bakıyordu. Gülen, dertsiz, habersiz yüzler. Onlardan nefret etmedi ama onlara acıdı. Bir uçurumun kenarında dans ediyorlardı ve aşağıda ne olduğunu bilmiyorlardı.
Yol ayrımına geldiklerinde Halid durdu.
"Malik," dedi. "Eve git. Baban seni merak etmiştir. Ona sadece 'Antrenman ağırdı' de. Yalan sayılmaz."
Malik başını salladı. "Emredersiniz."
Malik, Kael'e döndü. Elini uzattı.
"Kaptan," dedi.
Kael, arkadaşının o koca, nasırlı elini sıktı. Malik'in elinde hala o çekicin titreşimi, o vuruşun ağırlığı vardı.
"Yarın görüşürüz Malik," dedi Kael.
Malik, ağır adımlarla sanayi bölgesine doğru, karanlığa karıştı.
Halid ve Kael, soylular bölgesine, Vael'thra Malikanesi'ne doğru yürümeye devam ettiler.
"Defteri sakla," dedi Halid, malikanenin kapısına yaklaştıklarında. "Güvenli bir yere. O senin sigortan."
"Okuyacağım," dedi Kael. "İçindeki her şeyi çözeceğim. Formülleri, haritaları... Beni nasıl 'Anomali' olarak gördüklerini anlayacağım."
"Anla," dedi Halid. "Ama dikkat et. O defter, okuyanın zihnine de zehir akıtır. Engerek'in mantığı bulaşıcıdır. Kendini kaybetme."
Kael, malikanenin demir kapısını itti.
"Ben zaten kayıbım Halid," dedi, arkasına bakmadan. "Sadece... yolumu bulmaya çalışıyorum."
Kapı kapandı.
Kael, malikanenin sessiz bahçesinde tek başına kaldı. Yukarıda, odasının penceresinde yanan cılız bir ışık vardı. Annesi uyanıktı.
Kael, elini kalbinin üzerine, ceketinin altındaki o deftere koydu. Kalbi, defterin kapağına vuruyordu.
*GÜM... GÜM...*
Ağır bir dönüştü bu. Çocukluğu, masumiyeti ve korkuları Gri Vadi'de kalmıştı.
Eve dönen şey, bir çocuk değildi. Bir "Tanık"tı. Ve tanıklar, asla unutmazdı.
