Et Golemi'nin devasa bedeni yere çakıldığında çıkan o sismik sarsıntı dindiğinde, laboratuvarın ana salonuna yoğun, yapışkan bir sessizlik çöktü.
Hava; yanık et, sülfür ve aşırı ısınmış metalin o kekremsi tadıyla doluydu.
Kael Vael'thra, titreyen bacaklarının üzerinde durmaya çalışırken, az önce hayatını sonlandırdığı o yığına baktı. Golem artık bir tehdit değildi. Sadece parçalanmış kas lifleri, bükülmüş çelik plakalar ve sönmüş bir Tını (Mana) çekirdeğinden ibaret, acınası bir heykeldi.
"Öldü," dedi Malik. Sesi boğuktu. Kalkanını indirdi ama bırakmadı. Gözleri hala etrafı tarıyordu. Bu çocuğun içgüdüleri, savaş bittiğinde bile tehlikenin geçmediğini fısıldıyordu.
Halid İbn Valyr, Golem'in cesedine yaklaşmadı bile. Kılıcını tek bir sert hareketle savurarak üzerindeki siyah kanı temizledi ve kınına soktu. ŞLAK.
"O sadece bir kapı bekçisiydi," dedi Halid, salonun arka tarafındaki, daha önce Golem'in cüssesiyle gizlediği o gösterişli, maun ağacından yapılmış çift kanatlı kapıyı işaret ederek. "Asıl zehir orada."
Üçlü, ceset yığınlarının ve kırık deney tüplerinin üzerinden atlayarak kapıya yöneldi. Kael, yürürken sırtındaki Kızıl Hüküm Mührünün sızladığını hissetti. Bu, fiziksel bir acı değil; bir uyarıydı. Yaklaştıkları şey, saf bir kötülükten ziyade, çok daha karmaşık, çok daha zeki bir yapıydı.
Kapı kilitli değildi. Halid, eliyle hafifçe itti. Menteşeler, yağlanmış gibi sessizce döndü.
İçeri girdiklerinde, gördükleri manzara onları duraksattı.
Dışarıdaki o kanlı, paslı ve kaotik laboratuvarın aksine; burası bir cerrahın odası kadar temiz, bir soylunun çalışma odası kadar düzenliydi.
Yerde yumuşak, bordo renkli halılar vardı. Duvarlar, tıp ve büyü teorisi üzerine yazılmış, ciltli kitaplarla dolu raflarla kaplıydı. Odanın merkezinde, üzerinde tek bir kağıt bile dağınık durmayan, cilalı, siyah bir çalışma masası duruyordu.
Ve masanın üzerinde, porselen bir fincan. İçindeki çaydan hala ince bir buhar tütüyordu.
"Hala sıcak," dedi Kael, masaya yaklaşıp elini fincana yaklaştırarak. "Biri buradaydı. Birkaç dakika öncesine kadar."
"Bizi izliyordu," dedi Halid, odanın gölgeli köşelerini tarayarak. "Savaşımızı izledi. Notlarını aldı. Ve biz kapıyı kırmadan hemen önce, arka kapıdan çıkıp gitti."
Malik, odanın köşesindeki bir vitrine yaklaştı. Vitrinin içinde, formaldehit dolu kavanozlar vardı. Ama içindekiler hayvan değildi.
İnsan gözleri. Kesilmiş Ruh Kanalları (sinir sistemleri). Ve üzerinde rünler oyulmuş kemik parçaları.
"Kaptan," dedi Malik, midesini tutarak. "Buraya bakma."
Ama Kael bakmak zorundaydı. Masanın üzerine, o düzenin ortasına bırakılmış, açık duran deri kaplı deftere yöneldi.
Bu, alelade bir not defteri değildi. Bu, Engerek'in (The Viper) zihniydi.
Sayfalar, insan anatomisinin sınırlarını zorlayan çizimlerle doluydu. Bir sayfada, insan kaslarının arasına Kudret (Aura) iletkenliği yüksek metallerin nasıl dikileceği anlatılıyordu. Diğer sayfada, bir insan beyninin Tını baskısı altında ne kadar sürede iflas ettiği, saniye saniye not edilmişti.
El yazısı zarif, keskin ve akıcıydı. Bir deliye değil, bir dahiye aitti.
Kael sayfayı çevirdi. Ve kanı dondu.
Son sayfada, bir eskiz vardı.
Sırtı dönük, çıplak bir çocuk bedeni. Çocuğun omurgası boyunca inen o karmaşık, siyah mühür sistemi. Kanatlar. Kilitler. Ve kalbin arkasındaki o Ouroboros düğümü.
Çizimin altına, o zarif el yazısı ile tek bir not düşülmüştü:
Denek: ANOMALİ.Faz 1: Gözlem.Durum: Mühür stabil. Ancak taşıyıcı, kapasitesinin farkında değil. Tetiklenmesi gerekiyor.
"Bu benim..." diye fısıldadı Kael. Sesi titriyordu. Ellerini masaya dayayarak destek aldı. "Beni çizmiş. Beni biliyor Halid. Doğduğum günden beri... beni izliyorlar."
Halid, Kael'in omzunun üzerinden deftere baktı. Yüzü ifadesizdi ama çenesindeki kaslar seğiriyordu.
"Seni izlemiyorlar Kael," dedi Halid. "Seni bekliyorlar. Bu bir av raporu değil. Bu bir hasat takvimi."
Kael, defterin yanındaki küçük, mor kadife bir keseyi fark etti. Keseyi açtı. İçinden, parmağının boğumu büyüklüğünde, pürüzsüz, ışığı yutan siyah bir taş çıktı.
Kara Cevher (Nyx-Iron).
Ama bu ham hali değildi. İşlenmişti. Üzerine mikroskobik rünler kazınmıştı. Ve taşın yanında küçük bir not daha vardı:
Solgard Akademisi, Giriş Sınavı. Orada görüşürüz.
"Akademi..." dedi Kael. Başını kaldırdı. "Okula sızmışlar."
"Sızmamışlar," dedi soğuk, metalik bir ses. Ses, odanın içinden değil, gölgelerin, o rafların arasındaki karanlığın içinden geliyordu. "Biz zaten okulun temellerindeyiz."
Malik ve Halid, aynı anda sese döndü.
Kitaplığın gölgesinde, yaslanmış bir siluet belirdi.
Uzun boylu, ince yapılı, üzerinde Solgard modasına uygun ama hareket kabiliyetini kısıtlamayan, koyu gri, dar kesim bir deri zırh olan bir adam. Yüzü soluktu. Gözleri... gözleri, bir cesedin gözleri kadar donuk bir griydi.
Elinde bir silah yoktu. Sadece bir elma vardı. Ve elmayı, o gergin sessizliğin içinde, sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi ısırıyordu.
Riza. Gölge Hırsızı.
"Riza," dedi Halid. Sesi bir selamlaşma değil, bir küfür gibiydi. "Hala Engerek'in tasmasını mı boynunda taşıyorsun?"
Riza elmayı çiğnedi, yuttu ve gülümsedi. Bu gülümseme, bir yılanın ağzını açması gibiydi; duygusuz ve tehditkardı.
"Tasma değil Komutan," dedi Riza. "Sadakat. Senin unuttuğun bir kavram."
Riza, yerinden kıpırdamadı. Kael, Refleksi ile adamı taramaya çalıştı ama... hiçbir şey göremedi. Adamın Aurası yoktu. Tınısı yoktu. Sanki orada bir insan değil, bir boşluk duruyordu.
"Çocuklar," dedi Riza, elmayı havaya atıp tutarak. Bakışları Kael'e kaydı. "Güzel şovdu. Golemi indirişin... kaba ama etkiliydi. Babanın tekniğine benziyor."
Kael bir adım öne çıktı. Elindeki defteri sıktı. "Babamı tanıyor musun?"
"Herkes Valdrin'i tanır," dedi Riza, kelime oyunu yaparak. (Kael'in babasının Valdrin olduğunu ima ediyordu ama Kael bunu henüz bilmiyordu). "Ama biyolojik babanı soruyorsan... O hikaye için henüz çok küçüksün."
Riza, duvardaki bir meşaleyi yerinden oynattı. Odanın arkasındaki gizli bir geçidin mekanizması tıkırdadı.
"Gidiyorum," dedi Riza. "Bu laboratuvar artık 'yanık' sayılır. Sizin olsun. Ama o defter... o defteri iyi oku Anomali. İçinde senin nasıl bir silaha dönüşeceğinin tarifi var."
"Dur!" diye bağırdı Malik, çekicini kaldırarak.
Riza, Malik'e bakmadı bile. Elindeki yarım elmayı, Malik'in ayaklarının dibine fırlattı. Elma yere değdiği an, küçük, mor bir duman patlamasıyla etrafı kapladı.
Zehirli değildi. Sadece görüşü kapatan, yoğun, yağlı bir Gölge Sisiydi.
"Öksürmeyin," dedi Riza'nın sesi, sisin içinden yankılandı. "Ciğerlerinizi yakar. Akademi sınavlarında görüşürüz çocuklar. Tabii o zamana kadar hayatta kalırsanız."
Sis dağıldığında, köşe boştu. Gizli geçit kapanmıştı.
Riza gitmişti.
Ama geride bıraktığı ağırlık, Golem'in cesedinden daha fazlaydı.
Kael, elindeki siyah taşa (Kara Cevher) ve deftere baktı.
Düşman, bir canavar sürüsü değildi. Düşman, gölgelerin içinde yaşayan, onları tanıyan, Akademi'ye, Saray'a, şehrin damarlarına sızmış bir organizasyondu.
"Halid," dedi Kael. Sesi artık bir çocuğun sesi değildi. "Beni Akademiye hazırlaman lazım. Sadece dövüşmek için değil. Onları... içeriden avlamak için."
Halid, kapanan gizli geçide baktı. Gözlerinde, eski bir savaşın yorgunluğu vardı.
"Hazırlanacağız," dedi Halid. "Ama önce buradan çıkalım. Bu koku... bu koku, ihanetin kokusu."
Mağaradan çıkarken, Kael defteri göğsüne bastırdı. Artık bir hedefi vardı. Sadece güçlenmek değil. O defterdeki çizimi yapan eli bulmak ve kırmak.
Güneş batmıştı. Solgard'ın ışıkları uzakta, kırılgan ve sahte bir umut gibi parlıyordu.
