Tünelin sonundaki metal kapı, dışarıdaki mağaranın doğal ve kaotik yapısına tezat oluşturacak kadar pürüzsüz ve yapaydı. Üzerindeki pas tabakası, metalin kalitesizliğinden değil, içeriden sızan asidik buharların metali yavaş yavaş yemesinden kaynaklanıyordu.
Kapının tam ortasında, kabartma olarak işlenmiş o sembol duruyordu: Kendi kuyruğunu değil, bir insan kafatasını yutan sarmal bir yılan. Engerek.
Halid, kapının önüne geldiğinde durdu. Elini metal yüzeye koymadı; sadece yüzüne vuran o ince, soğuk hava akımını kokladı.
"Çekilin," dedi Halid. Sesi alçaktı ama tünelin akustiğinde bir kaya düşmesi kadar net duyuldu.
Malik, Yerkıran'ı (Savaş Çekici) omzuna yaslayarak birkaç adım geri çekildi. Göğsü hala az önceki arbedenin etkisiyle inip kalkıyordu. Kael ise, Siyah Diş'in kabzasını bırakmadan Halid'in soluna geçti. Mührü, kapının ardındaki o yoğun, hastalıklı titreşime karşı omurgasında buz gibi bir uyarı hattı çekiyordu.
Halid, kılıcını çekmedi. Sağ eldivenini düzeltti ve avcunu kapının kilit mekanizmasına, o karmaşık dişlilerin olduğu yere dayadı.
"Kırıl," diye fısıldadı.
Bu bir büyü değildi. Halid, Kudretini (Aurasını) avcunun içinde mikroskobik bir noktada yoğunlaştırdı ve saf bir şok dalgası olarak metale iletti.
KÜT.
Ses tok ve kısa çıktı. Ancak etkisi yıkıcıydı. Kapının içindeki sürgüler, dişliler ve yaylar, bu ani basınç değişimiyle içeriden patladı. Metalin burkulma sesi (GIRÇ) duyuldu ve ağır kapı, menteşeleri üzerinde inleyerek içeriye doğru aralandı.
"Maskeler," diye uyardı Halid, içeri adımını atmadan önce. "İçerideki hava, dışarıdakinden daha temiz değil. Sadece daha pahalı bir zehir."
Kael maskesini düzeltti ve Halid'in peşinden odaya girdi.
--------------------------------------------------------------------------------
İçerisi, dışarıdaki ilkel mağara tünellerinden tamamen farklı bir dünyaydı.
Tavan, mağaranın doğal kayalık yapısındaydı ama zemin, düzgün kesilmiş siyah bazalt taşlarla döşenmişti. Duvarlar boyunca, tavana kadar uzanan metal raflar ve bu rafların üzerinde binlerce cam kavanoz, tüp ve imbik diziliydi.
Odayı aydınlatan meşaleler değildi. Tavandan sarkan zincirlere asılı, içlerinde soluk yeşil ve mor renkli Tını (Mana) taşlarının yandığı küreler, mekana bir morg soğukluğu veriyordu.
"Burası..." Malik'in sesi maskesinin altından boğuk çıktı. Gözleri etraftaki tezgahları tararken dehşetle büyümüştü. "...bir kasap dükkanı mı?"
Kael, en yakınındaki çalışma tezgahına yaklaştı.
Tezgahın üzerinde, yarısı parçalanmış, iç organları dışarı çıkarılmış ve metalik kablolarla bağlanmış bir "şey" yatıyordu. Bu, dışarıdaki Ghoullardan biriydi ama üzerinde cerrahi bir işlem yapılmıştı. Göğüs kafesi açılmış, kalbinin yerine metal bir pompa yerleştirilmişti.
"Üretim hattı," dedi Kael, midesindeki safrayı yutkunarak. "Canavarları burada yaratmıyorlar. Onları burada modifiye ediyorlar."
Halid, odanın merkezindeki devasa cam tanklara doğru yürüdü. Tankların içi, o dışarıda gördükleri fosforlu mor sıvıyla doluydu.
"Sadece canavarlar değil," dedi Halid. Sesi buz gibiydi.
Kael ve Malik, Halid'in baktığı yere döndüler.
Tankların içinde, sıvının kaldırma kuvvetiyle askıda duran bedenler vardı. Bunlar çürümüş Ghoullar değildi. Bunlar, yakın zamanda "kaybolmuş" insanlardı. Kadınlar, erkekler, hatta...
Malik başını çevirdi. "Bakma Kaptan," dedi, sesi titreyerek.
Ama Kael baktı. Bakmak zorundaydı.
Tanktaki genç bir adamın kollarının yerinde, kemikten yontulmuş bıçaklar vardı. Göz kapakları kesilmişti. Ağzı, metal bir aparatla zorla açık tutuluyordu ve boğazından aşağıya, tankın tepesinden gelen kalın bir hortum iniyordu.
"Besliyorlar," dedi Kael. Sesi duygusuzlaşmıştı. Bu, aşırı şokun getirdiği bir savunma mekanizmasıydı. "Onlara o mor sıvıyı içiriyorlar. Kanlarını değiştiriyorlar."
"Özütleme," dedi Halid. Elini tankın camına koydu. "İnsanların doğal Hayati Zerrelerini (hücrelerini) parçalayıp, yerine Atık Tını ve simyasal güçlendiriciler enjekte ediyorlar. Amaçları güçlü bir asker yaratmak değil. Amaçları, acı hissetmeyen, itaatkar ve ucuz bir ordu kurmak."
Kael, tanktaki adamın gözlerine baktı. O donuk, ölü gözlerde hala bir bilinç kırıntısı var mıydı? Yoksa ruh çoktan Dökkhel'e mi gitmişti?
Sırtındaki Mühür, bu ortamdaki sapkın enerjiye, doğanın dengesini bozan bu yapaylığa karşı öfkeyle ısındı. Kael, sağ elini yumruk yaptı. Avcunun içindeki Ruh Kanalları sızladı.
"Engerek..." dedi Kael. "Bunu yapan o mu?"
"O sadece bir mimar," dedi Halid, tanktan uzaklaşarak laboratuvarın arka kısmındaki masalara, kağıt yığınlarının olduğu yere yöneldi. "Bunlar onun işçileri. Ama plan... plan ona ait."
Halid, masanın üzerindeki dağınık parşömenleri karıştırdı. Çoğu şifreliydi. Simgeler, sayılar ve kimyasal formüller. Ama bazıları, sipariş listesi gibiydi.
"Bakın," dedi Halid, bir kağıdı havaya kaldırarak. "Teslimat noktaları. Liman deposu. Kuzey madenleri. Hatta..." Halid duraksadı. "...Akademi'nin altındaki kanalizasyon girişi."
Kael'in kanı dondu. "Akademi mi? Oraya kadar sızdılar mı?"
"Sızmadılar," dedi Halid, kağıdı buruşturup cebine atarken. "Zaten oradaydılar. Engerek, gölgelerde saklanan bir haydut değil Kael. O, sistemin içinde bir tümör."
Tam o sırada, laboratuvarın derinliklerinden, o metalik sessizliği bozan bir ses geldi.
TISSS... KLİK.
Bu, bir kapının açılma sesi değildi. Bu, basınçlı bir vananın gevşeme sesiydi.
"Dikkat!" diye bağırdı Malik, kalkanını kaldırarak.
Ses, odanın en karanlık köşesindeki, üzeri ağır bir brandayla örtülmüş devasa bir kafesten geliyordu. Brandanın altından, mekanik bir hırıltı ve ıslak etin şapırtısı duyuldu.
"Bir şeyi uyandırdık," dedi Kael, Siyah Diş ve ikizini çekerek. Kılıçlar, ortamdaki yoğun, kirli manayı hissedince açlıkla titredi.
Halid, elini kılıcına götürdü ama çekmedi. Gözlerini o kafese dikti.
"Hayır," dedi Halid. "Biz uyandırmadık. Bizi bekliyorlardı."
Kafesin üzerindeki branda, içeriden gelen güçlü bir pençe darbesiyle yırtıldı.
Ortaya çıkan şey, tanklardaki zavallı deneklere benzemiyordu. Bu, bir "başarı" örneğiydi. İnsan formundaydı ama boyu üç metreyi aşıyordu. Derisi tamamen yüzülmüş, kasları açıkta bırakılmıştı ve her kas grubu, metal plakalarla zırhlandırılmıştı. Başının yerinde ise... başının yerinde sadece çelikten bir vizör ve onun arkasında yanan, kızıl bir Tını çekirdeği vardı.
"Et Golemi," dedi Halid. "Yarı makine, yarı ceset."
Yaratık, metalik bir kükremeyle kafesin demirlerini büktü ve dışarı adım attı. Her adımında yerdeki taşlar çatlıyordu.
"Malik," dedi Kael, gözlerini yaratığın göğsündeki o parlayan çekirdekten ayırmadan. "Duvar olman gerekecek."
Malik yutkundu ama geri adım atmadı. Yerkıran'ı sıkıca kavradı. "Duvarım Kaptan. Geçemez."
"Ben de..." Kael kılıçlarını ters tutuşa geçirdi. "...iğne olacağım."
Laboratuvarın soğuk, steril havası, yaklaşan savaşın sıcaklığıyla yoğunlaştı. Bu, sadece bir canavar avı değildi. Bu, insanlığa yapılan hakaretin cezalandırılmasıydı.
