Devrilen demir kapının ardındaki karanlık, dışarıdaki mağara tünellerinin nemli ve küflü havasına hiç benzemiyordu.
İçeriden yüzlerine vuran hava soğuk, kuru ve genzi yakan kimyasal bir keskinliğe sahipti. Bu koku; yanık bakır, bekletilmiş sirke ve hastalıklı bir tatlılığa sahip olan o yasaklı simyanın, "Mor Formül"ün kokusuydu.
Halid, botunun ucuyla devrilmiş kapıyı bir kenara itti ve içeri ilk adımını attı. Meşalesini kaldırdı. Titrek ışık, mağaranın doğal taş duvarlarının yerini, yontulmuş ve birbirine harçsız geçirilmiş siyah taş bloklara bıraktığını gösterdi.
"Burası..." diye fısıldadı Malik, Yerkıran'ı (Savaş Çekici) göğsüne bastırarak. Ses tonunda tiksinti vardı. "...bir mezbaha gibi kokuyor."
Kael, Siyah Diş ve ikizini kınına sokmamıştı. Aksine, parmaklarını kabzalara daha sıkı kenetledi. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, bu mekandaki yoğun, yapay ve bozulmuş Tını (Mana) dalgalanmalarına karşı omurgasında buz gibi bir uyarı sinyali gönderiyordu. Buradaki enerji, doğanın akışına aykırıydı; zorlanmış, bükülmüş ve hapsedilmişti.
"Sessiz olun," dedi Halid. "Ve hiçbir şeye dokunmayın. Engerek, misafirlerini tuzaklarla karşılamayı sever."
Üç gölge, geniş, yüksek tavanlı bir salona girdiler.
Burası bir laboratuvardı ama Solgard Akademisi'ndeki o düzenli, temiz çalışma odalarına benzemiyordu. Burası, deliliğin mimarisiydi.
Salonun iki yanında, tavana kadar uzanan sıra sıra metal kafesler vardı. Kafeslerin çoğu boştu; kapıları zorlanarak açılmış, demir parmaklıkları bükülmüştü. Az önce tünelde savaştıkları o "Soluk Yüzler", muhtemelen buradan kaçanlardı.
Ancak salonun sonunda, devasa cam tüplerin olduğu bir bölüm vardı. Tüplerin içi, o fosforlu, mor sıvıyla doluydu. Ve sıvıların içinde... şeyler yüzüyordu.
Kael, tüplerden birine yaklaştı. Sağ gözündeki altın iris, sıvının içindeki bulanıklığı netleştirmek için kısıldı.
Gördüğü şey, midesine bir yumruk gibi indi.
Sıvının içinde asılı duran şey, bir insandı. Ya da bir zamanlar insandı. Genç bir adamın bedeni, şişmiş ve grileşmişti. Sırtından çıkan metal borular, omurgasına doğrudan saplanmıştı. Ama en korkuncu, adamın kollarının yerinde kolların olmamasıydı. Omuzlarından itibaren, kemik ve et, grotesk bir şekilde uzatılmış, yontulmuş ve birer kemik bıçağa dönüştürülmüştü.
"Bunlar..." Kael yutkundu. Boğazı kurumuştu. "...bunlar silah olarak tasarlanmış."
"Biyolojik kuklalar," dedi Halid, yanına gelerek. Yüzünde ne şaşkınlık ne de korku vardı; sadece soğuk bir öfke. "Engerek, sadece canavar yaratmıyor. O, asker üretiyor. Acı hissetmeyen, emir sorgulamayan ve yakıtı kan değil, Atık Tını olan askerler."
Malik, başka bir tüpün önünde durdu. "Bu... bu hareket ediyor!"
Malik'in işaret ettiği tüpteki varlık, gözlerini açmıştı. Göz kapakları yoktu. Sadece beyaz, damarlı küreler Malik'e bakıyordu. Varlığın ağzı, metal tellerle dikilmişti ama içeriden boğuk bir inilti, camı titretiyordu.
...öldür... beni...
Malik geri çekildi, yüzü kireç gibi oldu. "Yaşıyorlar Kaptan. Hâlâ oradalar."
"Ruhları kırılmış," dedi Halid. Kılıcını çekti. "Onlara yapabileceğimiz tek iyilik, bu camları kırmak olurdu. Ama şimdi değil. Önce bu tezgahın başındaki kasabı bulmalıyız."
Tam o sırada, salonun derinliklerinden, o cam tüplerin arkasındaki gölgelerden metalik bir ses geldi.
KLİK. TISSS.
Buhar tahliye sesi.
"Geri çekilin!" diye bağırdı Kael.
Sezgileri, sesten önce tehlikeyi haber vermişti.
Salonun sonundaki gölgelerden, dört figür çıktı.
Bunlar, tüneldeki o vahşi, akılsız yaratıklara benzemiyordu. Bunlar dik yürüyordu. Üzerlerinde, derilerine zımbalanmış paslı metal zırh parçaları vardı. Yüzleri, deri maskelerle kapatılmıştı ve maskelerin göz deliklerinden o hastalıklı mor ışık sızıyordu.
Ellerinde silah yoktu. Çünkü kolları, dirsekten itibaren devasa, kanca şeklinde kemik uzantılara dönüştürülmüştü.
"Muhafızlar," dedi Halid. "Kusurlu olanlar dışarı atıldı. Bunlar... bunlar başarılı olanlar."
Dört "Kızıl Damarlı" (Crimson Veined), hırlamadan, bağırmadan, makine gibi bir senkronizasyonla üzerlerine koşmaya başladı. Hızları, insan sınırlarının ötesindeydi.
"Malik! Ortayı tut!" diye emretti Kael.
"Emredersiniz!" Malik, Yerkıran'ı (Savaş Çekici) yere vurdu ve bacaklarını açarak sağlam bir duruş aldı. "Demir Deri" yeteneğini bacaklarına ve gövdesine odakladı.
İlk iki yaratık Malik'e saldırdı. Kemik kancalar, Malik'in zırhına ve çekicinin sapına çarptı.
ÇANG!
Malik sarsıldı ama yıkılmadı. "Ağırlar!" diye bağırdı. "Bunlar çok ağır!"
Kael, diğer ikisinin yanlardan dolaştığını gördü.
Halid kımıldamadı. Kollarını kavuşturmuş, arkada duruyordu. "Çözün," dedi sadece. Bu bir savaş değil, bir sınavdı.
Kael, kendisine doğru gelen yaratığa odaklandı.
Yaratık, sağ kolundaki kemik kancayı Kael'in boynuna savurdu. Hareketi hızlıydı ama doğrusal ve mekanikti.
Kael, Siyah Diş'i (Sağ el) ve ikizini (Sol el) ters tutuşa (Mantis Stili) geçirdi.
Eğildi. Kanca başının üzerinden geçti.
Kael, sol kılıcının sırtını yaratığın savrulan koluna taktı ve onu kendi ivmesiyle çekti. Aynı anda sağ kılıcını, yaratığın maskesinin altındaki boşluğa, gırtlağına sapladı.
VIZZT.
Kılıç ete girdi. Ama kan fışkırmadı.
Yaratık durmadı. Gırtlağı delinmiş olmasına rağmen, diğer kolunu Kael'in karnına savurdu.
Kael son anda geri sıçradı. Zırhının üzerindeki deri kayış koptu.
"Acı hissetmiyorlar!" diye bağırdı Kael. "Hayati noktaları yok!"
"Var," dedi Halid'in sesi arkadan. "Sadece yerleri değişmiş. Enerjiyi takip et Anomali. Gözlerini kullan."
Kael derin bir nefes aldı ve sağ gözündeki altın hareyi odakladı. Dünyayı fiziksel formlarıyla değil, enerji akışlarıyla görmeye çalıştı.
Yaratığın göğsünün ortasında, kalbin olması gereken yerde değil, daha aşağıda, mide boşluğunda yoğun, mor bir Tını düğümü parlıyordu. Simyasal Çekirdek.
"Midesinde!" diye bağırdı Kael. "Çekirdekleri midelerinde!"
"Duydum!" Malik, karşısındaki yaratığın kancasını kalkanıyla blokladıktan sonra, çekicini yukarıdan aşağı değil, bir golf sopası gibi aşağıdan yukarı savurdu.
Hedef: Mide boşluğu.
GÜM!
Ağır metal, yaratığın karnına gömüldü. Yaratık ikiye katlandı. İçindeki mor tüp patladı ve yaratık, ipleri kesilmiş gibi yere yığıldı.
Kael, karşısındaki yaratığa döndü.
Yaratık tekrar saldırıya geçti.
Kael bu sefer kaçmadı. Siyah Diş'e çok hafif, mikroskobik bir Tını akıttı. Kılıçlar açlıkla titredi.
Yaratık kancasını savurduğunda, Kael sol kılıcıyla (Ağır Mod) darbeyi karşıladı. Metal metale çarptı. Kael, yaratığın kolunu kilitledi.
Sağ kılıcıyla (Hızlı Mod), yaratığın karnına, o parlayan mor noktaya hamle yaptı.
ŞLAK.
Kılıç, sertleşmiş deriyi ve kası delip geçti, içerideki çekirdeği buldu.
Kara Cevher, çekirdeğe değdiği an, içindeki yapay manayı vakumladı. Yaratığın gözlerindeki mor ışık söndü. Bedeni anında grileşti ve kül gibi dağılmaya başladı.
Kael kılıcını geri çekti.
"Temiz," dedi.
Diğer iki yaratık da Malik'in kaba kuvveti ve Kael'in cerrahi müdahaleleriyle etkisiz hale getirildi.
Salon sessizliğe gömüldü. Sadece tüplerdeki fokurdama sesleri ve Malik'in ağır nefes alışları duyuluyordu.
Halid, yerdeki cesetlerden birini ayağıyla dürttü.
"Gelişiyorlar," dedi Halid. "Eskiden bu formüller denekleri hemen öldürürdü. Şimdi... onları ayakta tutabiliyorlar."
Halid, salonun sonundaki, üzerinde "Arıtma Bölümü" yazan daha küçük, daha korunaklı bir kapıyı işaret etti.
"Asıl sırlar orada," dedi. "Ve muhtemelen, bu kuklaları yöneten kuklacı da orada."
Kael, Siyah Diş'in üzerindeki mor kanı silkeledi. Kılıçlar, emdikleri o yapay enerjiden dolayı huzursuzdu. Kael'in eline hafif bir karıncalanma veriyorlardı.
"Gidelim," dedi Kael. "Midem bulanıyor. Burayı yıkmak istiyorum."
"Yıkacağız," dedi Halid. "Ama önce neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız. Bilgi, kılıçtan keskindir."
Üçlü, laboratuvarın daha derin, daha karanlık kalbine doğru yürümeye başladı. Kael, yanından geçtiği tüplerdeki "insanlara" bakmamaya çalıştı. Ama onların sessiz çığlıklarını, Ruh Kanallarında (sinirlerinde) hissedebiliyordu.
Burası sadece bir laboratuvar değildi. Burası, insanlığın bittiği yerdi.
