Garnizon avlusundaki toz bulutu yavaşça yere indi.
Kael, nefes nefese, elindeki Siyah Diş ve ikizini kınına soktu. Kılıçlar yerine otururken çıkan o klik sesi, sanki bir dönemin kapandığını ilan eden bir mühür gibiydi. Karşısında duran Malik, devasa göğsü inip kalkarak elindeki yamulmuş demir gürzü yere bıraktı.
İkisi de ayaktaydı. İkisi de kanıyordu. Ama ikisi de gülümsüyordu.
"Yeterli," dedi Halid'in sesi.
Gölge Komutan, duvardan ayrıldı ve yanlarına geldi. Yerdeki derin izlere, Malik'in gürzündeki bükülmelere ve Kael'in kılıçlarından yayılan o hafif, mor dumanlara baktı.
"Birbirinizi öldürmediniz," dedi Halid, soğuk bir takdirle. "Bu, aptal olmadığınızı gösterir. Ve silahlarınız elinizde patlamadı. Bu da hazır olduğunuzu gösterir."
Halid arkasını döndü ve kışlanın derinliklerine, cephanelik bölümüne doğru yürümeye başladı.
"Beni takip edin. Oynadığınız oyun bitti. Şimdi iş yapma vakti."
Cephanelik, ağır yağ, deri ve soğuk çelik kokuyordu. Burası, parıltılı şövalye zırhlarının olduğu yer değildi. Burası, gece nöbetçilerinin, casusların ve "kirli işleri" yapanların donatıldığı yerdi.
Halid, ahşap bir masanın üzerine haritayı serdi.
"Solgard," dedi Halid, parmağıyla şehrin altın renkli merkezini işaret ederek. "Işığın, zenginliğin ve yalanların şehri."
Sonra parmağını aşağıya, şehrin dış surlarının da ötesine, haritada gri ve siyahla taranmış bir vadiye kaydırdı.
"Ve burası da... o ışığın bedelini ödeyen yer. Gri Vadi (Grey Valley)."
Kael ve Malik haritaya baktı. O bölgeyi daha önce duymuşlardı ama sadece korku hikayelerinde. Şehrin tüm atık sularının, başarısız simya deneylerinin ve istenmeyen cesetlerin döküldüğü yer.
"Neden oraya gidiyoruz?" diye sordu Malik. Sesi gergindi. "Orada sadece sıçanlar ve çöpçüler yaşar."
"Ve Engerek," dedi Kael. Gözleri haritadaki o gri lekeye kilitlenmişti.
Halid, Kael'e baktı. "Evet. Zindanda seni kaçıran adamlar... izleri burada bitiyor. Engerek, şehrin içinde saklanacak kadar aptal değil. O, kimsenin bakmak istemediği yerde, şehrin bağırsaklarında yaşıyor."
Halid, masanın altından iki deri çanta çıkardı ve önlerine attı.
"Bunları giyin. Orası talim sahasına benzemez. Havası zehirlidir. Zemini kaygandır. Ve gölgeleri... gölgeleri hareket eder."
Kael çantasını açtı. İçinde koyu gri, sertleştirilmiş deriden yapılmış bir zırh takımı vardı. Gösterişsizdi. Metal plakalar sadece hayati organların üzerindeydi ve mat siyaha boyanmıştı. Parlamaması için.
Ayrıca bir maske vardı. Deri ve bezden yapılmış, ağız ve burnu kapatan, içinde basit filtreler olan bir maske.
"Gri Vadi'nin havasında 'Atık Mana' vardır," dedi Halid. "Ciğerlerinizi yakar. Maskeleri çıkarmayın."
Malik kendi zırhını giyerken zorlandı. Devasa cüssesine uygun zırh bulmak zordu ama Halid onun için önceden hazırlık yapmış gibiydi. Malik'in zırhı daha kalındı, omuzlarında ağır demir plakalar vardı. O bir duvardı ve duvar sağlam olmalıydı.
"Silahlar?" diye sordu Kael.
"Kılıçların sende," dedi Halid. Sonra duvardaki raftan, ucu kancalı, kısa saplı bir tırmanma baltası ve birkaç sis bombası aldı. Kael'in kemerine taktı. "Bunlar savaşmak için değil. Kaçmak ve saklanmak için."
Malik'e ise, yamulan talim gürzü yerine, daha ağır, sapı demir ağacından yapılmış ve ucu çivili, kara demirden bir Savaş Çekici verdi.
"Bu bir şaheser değil Malik," dedi Halid. "Bu bir Yerkıran da değil. Bu sadece ağır bir demir. Ama senin ellerinde iş görür. Kırmamaya çalış."
Malik çekici tarttı. "Çalışırım."
Hazırlıklar tamamlandığında, Kael aynadaki yansımasına baktı.
Karşısında o cılız, hasta çocuk yoktu. Gri zırhlar içinde, yüzünün yarısı maskeyle kapalı, belinde Siyah Diş ve ikizi asılı, gözleri (biri mavi, diğeri altın) soğuk bir kararlılıkla bakan bir "Çırak" vardı.
Annesi Elyra onu böyle görseydi ne derdi? Muhtemelen korkardı. Ama Kael korkmuyordu. İçindeki Mühür, yaklaşan tehlikeyi sezmiş gibi hafifçe titreşiyor, omurgasına adrenalin pompalıyordu.
"Gidiyoruz," dedi Halid.
Garnizonun arka kapısından çıktılar. Şehrin ana caddelerini değil, surların dibindeki gölge yolları kullandılar.
Güneş batmak üzereydi. Solgard'ın o meşhur altın ışığı soluyor, yerini gecenin lacivertine bırakıyordu.
Şehirden uzaklaştıkça, hava değişmeye başladı. O temiz, deniz kokulu meltem kesildi. Yerine kükürt, çürümüş yosun ve metalik bir koku geldi.
Gri Vadi'nin girişine geldiklerinde, Kael durdu ve arkasına, şehrin ışıklarına baktı.
Sera şimdi ne yapıyordu acaba? O sıcak, güvenli sarayında, ipek yastıkların arasında uyuyor muydu?
"Bakma," dedi Halid, Kael'in omzuna dokunmadan. "Arkana bakarsan, önündeki çukuru göremezsin ve düşersin."
Kael başını çevirdi. Önlerinde, sislerin arasında kaybolan, kayalık ve tekinsiz bir iniş yolu vardı. Aşağıdan, rüzgarın uğultusuna karışan garip, ıslak sesler geliyordu.
"Hazır mısın Koca Adam?" diye sordu Kael, maskesini yüzüne çekerken. Sesi boğuk çıkmıştı.
Malik, kalkanını koluna sabitledi ve çekicini omzuna yasladı.
"Seninle her yere Kaptan," dedi Malik. "Cehennemin dibine bile."
Halid öne geçti. Pelerini rüzgarda savruldu.
"Cehennem değil," dedi Halid. "Sadece şehrin tuvaleti. Ve biz de temizlikçiyiz. Sessiz olun. Ve ne görürseniz görün... ben emretmeden saldırmayın."
Üç gölge, sisin içine daldı.
Kael, ilk adımını attığında, botunun altındaki toprağın yumuşak ve vıcık vıcık olduğunu hissetti. Bu, doğal bir çamur değildi. Bu, yüzyılların birikmiş atığı ve kanıydı.
Siyah Diş, kınında hafifçe titredi.
Açlık başlamıştı.
