Cherreads

Chapter 59 - BİN TEKRARIN SIKICILIĞI

 

Garnizonun talim avlusu, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gri bir sessizliğe gömülmüştü. Ancak bu sessizlik, birazdan kopacak fırtınanın habercisiydi.

Kael ve Malik, avlunun tam ortasında karşı karşıya duruyordu.

Malik, elinde artık bir uzvu gibi benimsediği o ağır, demirle güçlendirilmiş meşe kalkanı ve körelmiş talim gürzüyle bekliyordu. Devasa cüssesi, sabah sisi içinde bir kaleyi andırıyordu. Ayaklarını yere sağlam basmış, Kudretini (Aura) baldırlarına ve merkezine toplamıştı. Toprakla bütünleşmişti.

Kael ise onun tam karşısında, Mantis Duruşu'ndaydı. Dizleri hafifçe kırık, vücudu yay gibi gergin. Elindeki Siyah Diş ve ikizi, ters tutuşla kollarının altına gizlenmişti.

Halid İbn Valyr, avlunun kenarındaki taş duvara yaslanmış, elindeki elmayı çiğniyordu. Gözleri kısılmıştı.

"Oyun bitti," dedi Halid. Sesi, avludaki sessizliği bıçak gibi kesti. "Artık teknik çalışmayacağız. Refleks çalışmayacağız. Bugün... ekipman testi yapacağız."

Malik tereddütle gürzünü indirdi.

"Emin misin Komutan?" diye sordu Malik. "Kaptan'ın kılıçları... Daha dün dövüldü. Eğer tam güçle vurursam, yine kırılabilirler. Ve parçalar suratına patlayabilir."

Bu, Malik'in en büyük korkusuydu. Yıllardır Kael ile antrenman yapıyordu ve her seferinde Kael'in elindeki sıradan çelikler, Malik'in saf, ezici Toprak Aurası karşısında cam gibi dağılıyordu. Malik, arkadaşına zarar vermemek için gücünü hep dizginlemek zorunda kalıyordu.

"Kırılırsa," dedi Kael, başını kaldırmadan, "o zaman bu kılıçlar da çöp demektir. Ve ben çöp taşımam."

Kael, kılıçların kabzasını sıktı. İçindeki Tını (Mana) okyanusu, parmak uçlarından metale doğru sızdı.

VUUUUP.

Kılıçlar, Kael'in dokunuşuyla birlikte o aç, boğuk sesi çıkardı. Siyah, mat yüzeylerinde mor bir parıltı dalgalandı. Kılıçlar uyanmıştı. Ve beslenmek istiyorlardı.

"Bana acıma Malik," dedi Kael. Gözleri, biri mavi diğeri altın rengi, tehlikeli bir parıltıyla yanıyordu. "Eğer beni ezmezsen, ben seni keserim. Bu bir oyun değil."

Malik derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava, göğsündeki Aura Çekirdeğini ateşledi.

"Pekala Kaptan," dedi Malik. Sesi kalınlaştı, gözbebekleri titredi. "Sen istedin."

Malik, sağ ayağını yere vurdu.

GÜM.

Yerdeki toz bulutu havalandı. Malik'in vücudu, kahverengi bir aura katmanıyla kaplandı. Bu, "Demir Deri" (Iron Skin) yeteneğinin ilkel bir versiyonuydu.

Malik kükredi ve ileri atıldı.

Hızlanmıyordu. Hız, Kael'in işiydi. Malik, bir çığ gibi geliyordu. Durdurulamaz bir kütle, ezici bir momentum.

Gürzünü havaya kaldırdı. Bu sefer "talim vuruşu" yapmayacaktı. Bir kale kapısını kırmak istercesine, tüm vücut ağırlığını ve aurasını gürze yükledi.

Kael kaçmadı.

Halid'in kaşları kalktı. "Aptal," diye mırıldandı. "Yine bloklayacak."

Ama Kael, standart bir blok yapmıyordu.

Gürz, bir meteor gibi inerken, Kael Nabız (Pulse) tekniğini devreye soktu.

Zihnindeki vanayı sonuna kadar açtı.

İçindeki okyanus, kollarından taşıp Siyah Diş ve ikizine doldu.

Kılıçlar, aldıkları bu muazzam enerjiyle titredi. Kael, kılıçları çaprazladı (X-Block) ve başının üzerinde, gürzün ineceği rotaya kilitledi.

Ancak bu sefer kılıçlara sadece fiziksel güç vermemişti. Onlara, Kara Cevher (Nyx-Iron)'in doğasını uyandıracak o emri vermişti: "YUT!"

ÇAAANNNGGGG!

Ses, metalin metale çarpma sesi değildi.

Gök gürültüsü gibi, derinden gelen, dişleri sızlatan bir patlama sesiydi.

Malik'in gürzü, Kael'in çaprazladığı siyah kılıçlara çarptı.

Normalde, fizik kurallarına göre Kael'in bileklerinin kırılması, kılıçların parçalanması ve Kael'in yere gömülmesi gerekirdi.

Ama olmadı.

Çarpışma anında, Siyah Dişler bir karadelik gibi davrandı.

Malik'in gürzündeki o yoğun Toprak Aurası ve kinetik enerji, kılıçlara değdiği an emildi. Kılıçlar, darbenin şokunu yansıtmadı; içti.

Kael'in kolları sarsıldı, dizleri büküldü, ayakları yere gömüldü. Ama kılıçlar... kılıçlar milim bile esnemedi.

Kırılmadılar. Çatlamadılar.

Aksine, darbeyi emdikçe simsiyah yüzeylerinde kör edici, mor ve kızıl damarlar parladı.

"Ne?!" Malik'in gözleri fal taşı gibi açıldı. Gürzünü geri çekmeye çalıştı ama sanki kılıçlar gürze yapışmıştı.

"Sıra bende," dedi Kael, dişlerinin arasından.

Kael, emdiği enerjiyi (Malik'in gücünü) serbest bıraktı.

Kılıçları aniden iki yana açtı.

BUM.

Geri tepme dalgası (Shockwave), Malik'i göğsünden vurdu. Devasa çocuk, kendi vuruşunun gücüyle geriye savruldu, kalkanının üzerine düştü ve toprakta üç metre sürüklendi.

Avluda mutlak bir sessizlik oldu.

Kael, duman tüten kılıçlarıyla ayakta duruyordu. Nefes nefese kalmıştı. Kolları titriyordu ama bu acıdan değil, içinden geçen yüksek voltajlı enerjiden kaynaklanıyordu.

Kılıçlara baktı.

Keskin ağızlarında tek bir çentik bile yoktu. Sadece, doymuş bir yırtıcı gibi hafifçe vınlıyorlardı.

"Kırılmadı..." diye fısıldadı Kael. Sesi inanamaz gibiydi. Yıllardır eline aldığı her şeyi kıran o lanetli güç, ilk defa bir metalle dost olmuştu.

Halid, duvardan ayrıldı ve yavaşça yanlarına yürüdü. Yerdeki Malik'e elini uzatıp kaldırdı, sonra Kael'in silahlarını inceledi.

"Kırılmazlar," dedi Halid, kılıcın namlusuna parmağıyla vurarak. TOK. Ses, dolu ve yoğundu. "Çünkü bu metal, darbeyi bir saldırı olarak görmüyor. Bir yemek olarak görüyor. Malik ne kadar sert vurursa, kılıçlar o kadar güçlenir."

Halid, Kael'in gözlerinin içine baktı.

"Artık bahanen kalmadı Anomali. Silahın yetersiz değil. Kolun kırılmıyor. Artık 'gücümü tuttum' yalanını söyleyemezsin."

Kael, kılıçları havada savurdu. Havadaki o "tokluk" hissi ona güven veriyordu. Artık bir cam parçasıyla değil, gerçek bir dişle dövüşüyordu.

Malik, üzerindeki tozu silkeleyerek yanlarına geldi. Göğsünü tutuyordu ama yüzünde geniş bir sırıtış vardı.

"Kaptan..." dedi Malik, hayranlıkla. "O gürzü durdurdun. Hem de bileklerini kırmadan. Bu... bu harika! Artık sana gerçekten vurabilirim!"

Kael gülümsedi. "Evet Malik. Artık bana gerçekten vurabilirsin."

Halid, gökyüzüne baktı. Güneş tamamen doğmuştu. Şehrin üzerinde ince bir duman tabakası vardı.

"Eğlence bitti," dedi Halid. Sesi ciddileşti. "Ekipmanınız tamam. Stilleriniz oturdu. Artık sizi çocuk parkında oyalayamam."

Halid arkasını döndü ve kışlaya doğru yürümeye başladı.

"Toparlanın. Akşama yola çıkıyoruz."

"Nereye?" diye sordu Kael, kılıçlarını kınına sokarken.

Halid durdu, omzunun üzerinden onlara baktı. Bakışlarında, yaklaşan karanlığın gölgesi vardı.

"Şehrin altına," dedi Halid. "Gri Vadi'ye. Kuklalarla dövüşmek kolaydı. Bakalım kan kokan, korku kokan ve size merhamet etmeyen gerçek canavarlara karşı ne yapacaksınız."

Kael ve Malik birbirlerine baktılar.

Malik'in elindeki gürz, Kael'in belindeki Siyah Dişler.

Artık hazırdılar.

Ya da öyle sanıyorlardı.

Çünkü Gri Vadi, Kessir'in atölyesinden veya garnizonun avlusundan çok farklıydı. Orası, Solgard'ın atıklarının döküldüğü, Engerek'in deneylerinin cirit attığı bir cehennem çukuruydu.

Ve o çukurda, onları bekleyen sadece canavarlar değil, geçmişin hayaletleri de vardı.

More Chapters