SİYAH DİŞ: İKİZLERİN DOĞUMU
Atölyedeki beyaz alevlerin yerini, közlerin sönük, tehditkar kızıllığı almıştı.
Hava; yanık et, metalik kan ve sülfür kokusuyla o kadar yoğunlaşmıştı ki, nefes almak duman yutmak gibiydi. Kael, taş tezgaha yaslanmış, titreyen bacaklarını zorlukla dengede tutuyordu. Kolundaki derin kesik, Kessir'in bastığı dağlama tozu sayesinde kapanmıştı ama sızısı, kalbinin her atışında omzuna vuruyordu.
Ancak Kael acıyı hissetmiyordu. Gözleri, örsün üzerinde duran o iki karanlık kütleye kilitlenmişti.
Henüz birer kılıç değillerdi. Sadece Kael'in kanını içmiş, Tını (Mana) açlığını doyurmuş ve soğurken matlaşmış iki metal bloğuydu bunlar. Işığı yansıtmıyorlardı; atölyedeki meşale ışığı bu metallere değdiğinde sanki kara bir delik tarafından yutuluyor, yok oluyordu.
"Su bitti," dedi Kessir Orm. Sesi, gırtlağına kaçmış çakıl taşları gibi hırıltılıydı.
Usta demirci, hayatında dövdüğü en zorlu malzemeyle boğuşmuştu. Kolları titriyordu. Alnından süzülen terler, sakalından damlıyor ve sıcak taş zeminde cıs diye buharlaşıyordu.
"Artık şekil verme zamanı," dedi Halid, gölgelerin içinden çıkarak. Kael'in yanına geldi ve tezgaha bir kese fırlattı. Kese şıngırdayarak açıldı; içinden garip, mavimsi bir toz döküldü.
"Bu ne?" diye sordu Malik, körüklerin başından doğrulurken. Devasa göğsü, bir demirci körüğü gibi inip kalkıyordu.
"Yıldırım Tozu," dedi Halid. "Kuzeydeki fırtına ejderlerinin yuvalarından toplanan, statik yüklü bir mineral. Metalin gözeneklerini kapatacak. Ve..." Halid, Kael'e baktı. "...metalin, sahibinin sinir sistemine, o İç Örgü'ye bağlanmasını sağlayacak."
Kessir, toza ve sonra kara metallere baktı.
"Bu delilik," diye mırıldandı Kessir. "Bu kılıçlar canlı birer parazit olacak. Çocuğun kolunu koparmasalar bari."
"Koparamazlar," dedi Kael. Sesi kısıktı ama içinde zindandaki o çaresiz çocuğun titrekliği yoktu. "Çünkü onlar benim parçam."
Kessir, ağır deri önlüğünü düzeltti ve en ince, en hassas çekiçlerinden birini eline aldı.
"Masaya yatırın şunları," dedi Kessir. "Taşlama çarkını hazırlayın Malik. Gecemiz uzun. Bu lanet şeyler soğumadan onlara diş açmamız lazım."
Şekil verme süreci, dövme sürecinden daha sessiz ama daha gergin geçti.
Kessir, Kael'in isteği üzerine kılıçları standart birer "Garnizon Kılıcı" gibi düz ve ağır yapmadı. Kael'in savaş stili kaba kuvvete değil, hıza, reflekse ve "tek vuruşta imha" prensibine dayanıyordu. Zindanda yaşadığı o boğuşma, ona hantal silahların ölümcül dezavantajını öğretmişti.
Kılıçlar kavisliydi.
Birer pala (scimitar) kadar eğimli değil, ama düz bir kılıç kadar da hantal değildi. Sırtları kalındı, darbeleri karşılayabilecek kadar ağırdı. Ancak uçları... uçları bir iğne kadar sivri ve yırtıcıydı. Kabzaya doğru daralan, uca doğru hafifçe genişleyen, kesme ve parçalama odaklı bir tasarımdı bu.
"İkizler," dedi Kessir, çekiçle metalin sırtına vururken. TINNN.
Ses, atölyede tiz bir çığlık gibi yankılandı. Bu ses metal sesi değildi. Uzaklardan gelen bir kurdun uluması gibiydi.
"Biri savunma, biri saldırı için değil," diye devam etti Kessir, kendi kendine konuşur gibi. "İkisi de aynı ağırlıkta. İkisi de aynı dengede. Sağ elin ne yapıyorsa, sol elin de aynısını yapabilmeli."
Malik, taşlama çarkını çevirmeye başladı. Büyük taş tekerlek, gürültüyle dönmeye başladı.
Kessir, ilk kılıcı çarka dayadı.
CAAAARRRT!
Normalde taşlama çarkından turuncu, parlak kıvılcımlar çıkması gerekirdi.
Ancak Kara Cevher (Nyx-Iron), taşa sürttüğünde kıvılcımlar turuncu değil, koyu mor ve siyahımsı bir renkte çıktı. Çıkan ses, kulak zarını tırmalayan, dişleri sızlatan bir frekanstaydı.
Kael, o sesi duyduğunda sırtındaki Mührün (Kızıl Hüküm) kasıldığını hissetti. Mühür, bu sesi tanıyordu. Bu ses, Kael'in içindeki o kilitli okyanusun, dışarıdaki katı maddeyle sürtünme sesiydi.
Kessir saatlerce uğraştı. Her sürtüşte metal biraz daha inceldi, biraz daha keskinleşti. Kara, mat yüzeyin altında, sadece ışık vurduğunda görülebilen, su dalgalarına benzeyen hareler oluştu. Bu hareler, Kael'in kanının metale işlediği yollardı.
"Bitti," dedi Kessir sonunda. Elindeki kılıcı suya soktu.
Su buharlaşmadı. Metal suyu içti. Kılıç sudan çıktığında kuruydu.
İkinci kılıç da aynı işlemden geçti.
Şafak sökerken, masanın üzerinde iki adet, kabzaları henüz takılmamış, simsiyah, ışıksız ve tehditkar namlu duruyordu.
"Kabzalar," dedi Halid. "Deri olmaz. Bu metal deriyi çürütür. Kanla beslenen bir metal, organik malzemeyi sevmez."
Halid, pelerinini kenara itti ve belindeki kendi kılıcının kınından sarkan küçük bir zinciri kopardı.
"Gümüş-Çelik alaşımı teller," dedi Halid. "Bunları sarın. Kaymaz, terletmez ve manayı iletir."
Kessir, telleri aldı ve ustalıkla kılıçların sap kısmına (tang) sardı. Teller, siyah metalin üzerine gümüşi bir ağ gibi örüldü. Bu kontrast, kılıçlara hem asil hem de vahşi bir görünüm kazandırdı.
Son vuruş yapıldı. Son düğüm atıldı.
Atölye sessizliğe gömüldü.
Kessir, geri çekildi. Elleri simsiyahtı. Yüzü yorgunluktan çökmüştü ama gözlerinde bir sanatçının gururu vardı.
"Al onları," dedi Kessir, Kael'e. "Ama dikkat et. Henüz seni tanımıyorlar. İlk dokunuşta elini kesebilirler."
Kael tezgaha yaklaştı.
İki kılıç. Biri sağ, biri sol için.
Derin bir nefes aldı. Karnındaki Kudret (Aura) çekirdeğini sıktı. Ellerini uzattı.
Parmakları, gümüş tellerle sarılı soğuk kabzalara değdi.
O an... dünya durdu.
Kael, eline metal bir nesne almış gibi hissetmedi. Sanki kopmuş bir uzvunu yerine takmış gibi hissetti.
KLİK.
Zihninde bir kilit açıldı. Sırtındaki Mühürden çıkan o incecik, görünmez Tını (Mana) sızıntısı, kollarından akıp avuçlarına, oradan da kılıçlara geçti.
Kılıçlar bu enerjiyi emdi.
Ve ilk tepkilerini verdiler.
Kılıçların mat siyah yüzeyinde, Kael'in nabzıyla eş zamanlı atan, çok hafif, kızıla çalan mor bir damar parladı ve söndü.
GÜM-GÜM... GÜM-GÜM...
Kael kılıçları kaldırdı. Ağırlıkları yoktu. Sanki hava kadar hafiftiler. Ama Kael biliyordu ki, bu hafiflik sadece onun içindi. Bir başkası bu kılıçları kaldırmaya çalışsa, sanki dünyayı kaldırıyormuş gibi zorlanırdı.
Kael, kılıçları havada savurdu.
VUUUUP.
Kılıç havayı kestiğinde, tiz bir ıslık sesi değil, havanın vakumlandığı boğuk, tok bir ses çıktı. Sanki kılıç havayı kesmiyor, havayı yiyordu.
Kael, sağ elindeki kılıcı ters tutuşla (bıçak sırtı koluna yaslanacak şekilde) çevirdi. Sol elindeki kılıcı ise düz tuttu.
Bu duruş, ona kimsenin öğretmediği, içgüdüsel bir duruştu.
"İsimleri ne?" diye sordu Malik. Arkadaşının elindeki o ölüm makinelerine hayranlıkla ve biraz da korkuyla bakıyordu.
Kael, kılıçların karanlık yüzeyine baktı. Orada kendi yansımasını görmüyordu. Sadece dipsiz bir karanlık vardı.
Zindandaki o anı hatırladı. Paslı demirin kemiğe takılışını. O çaresizliği. Ve sonra, içindeki o vahşi "Drasly" kanının uyanışını.
"Bunlar sadece metal değil Malik," dedi Kael. Sesi atölyenin duvarlarında yankılandı. "Bunlar benim dişlerim."
Kael kılıçları birbirine vurdu. Ses çıkmadı. Metal metali emdi.
"Siyah Diş," dedi Kael. "Blackfang."
Sonra sol elindeki kılıca baktı.
"Ve bu da... onun gölgesi. İkiz Dişler."
Halid, yaslandığı duvardan doğruldu. Yüzünde nadir görülen, onaylayan bir ifade vardı.
"Güzel," dedi Halid. "Ama unutma Kael. Bir dişe sahip olmak seni avcı yapmaz. O dişi nasıl kullanacağını bilmezsen, sadece kendini ısırırsın."
Halid kapıya doğru yürüdü.
"Gidelim. Güneş doğuyor. Ve sizin... test etmeniz gereken yeni oyuncaklarınız var."
Kael, kılıçları belindeki kemere takmadı. Onlar için henüz bir kın yoktu. Zaten bu kılıçlar kına girmek istemiyor gibiydiler.
Atölyeden çıkarken, Kael son kez Kessir'e baktı.
"Borcumu nasıl ödeyeceğim Usta?"
Kessir, isli bir bezi eline aldı ve yüzünü sildi.
"Ölmeyerek evlat," dedi Kessir. "O kılıçlar seni hayatta tuttuğu sürece, borcunu ödemiş sayılırsın. Şimdi git. Dükkanımı temizlemem lazım."
Dışarı çıktıklarında, Solgard'ın sabah güneşi gözlerini kamaştırdı. Ama Kael'in ellerindeki kılıçlar parlamadı. Onlar, güneşe meydan okuyan iki gölge parçası gibi, Kael'in yanında sessizce asılı duruyorlardı.
Malik, Kael'in yanında yürürken her zamankinden daha sessizdi.
"Kaptan," dedi Malik fısıltıyla. "Artık... artık eskisi gibi değiliz, değil mi?"
Kael, elindeki soğuk kabzaları sıktı. O soğukluk, damarlarındaki ateşi dengeliyordu.
"Değiliz Malik," dedi Kael. "Artık dişlerimiz var. Ve bu dünya... sadece ısıranlara saygı duyar."
Yürürken Kael, içindeki okyanusun ilk defa sakinleştiğini hissetti. Çünkü artık o okyanusun taşabileceği bir yatak, o enerjinin akabileceği bir kanal vardı.
Çocukluk, o atölyenin isli dumanıyla birlikte gökyüzüne karışıp gitmişti. Geriye kalan ise, ellerinde ikiz ölüm taşıyan bir "Anomali"ydi.
