DÖVÜLME AYİNİ
Kessir Orm'un atölyesinin kapısı sürgülendi. Pencerelere kalın, yağlı deri perdeler çekildi. İçerideki hava, dış dünyadan tamamen izole edildi. Artık ne güneş ışığı ne de sokaktaki hayatın gürültüsü buraya girebilirdi.
İçeride sadece ateş, kömür ve yaklaşan acının sessizliği vardı.
Malik, ocağın körüklerinin başındaydı. Devasa gövdesi, her çekişte geriliyor, ocağın ciğerlerine hava pompalıyordu. Ateş, sıradan bir demirci ocağının sarı sıcaklığında değil, oksijenin yoğunluğundan dolayı kör edici bir beyazlıkta yanıyordu.
Kael, örsün hemen yanındaki taş tezgaha uzanmıştı. Üstü çıplaktı. Zindandaki boğuşmadan kalan morluklar, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü'nün karmaşık dövmeleriyle birleşerek bedenini bir haritaya çevirmişti.
Halid, gölgelerin en koyu olduğu köşedeydi. Eli kılıcının kabzasında değil, çenesindeydi. Gözleri, bir şahin gibi her detayı, her titreşimi izliyordu. Bu bir savaş değildi ama ölüm riski, bir meydan savaşından daha yüksekti.
Kessir Usta, elindeki uzun maşayla Kara Cevher'i (Nyx-Iron) tuttu.
"Hazır mısınız?" diye sordu Kessir. Sesi, yaklaşan fırtınanın uğultusu gibiydi. "Bu metal ocağa girdiği an geri dönüş yok. Ya şekil alacak ya da hepimizi kurutacak."
Kael, tavandaki isli kirişlere baktı. Korku hissetmiyordu. Sadece o tanıdık, soğuk kararlılık vardı.
"Başla," dedi Kael.
Kessir, maşadaki kapkara kütleyi, beyaz alevlerin kalbine soktu.
VUUUUP.
Ocakta bir patlama sesi olmadı. Aksine, ateşin sesi kısıldı. Kara Cevher, ocağa girdiği an etrafındaki ısıyı ve ışığı bir karadelik gibi emmeye başladı. Beyaz alevler, metalin etrafında bükülüyor, sanki kaçmaya çalışıyor ama metalin çekim gücüne yenik düşerek içine akıyordu.
"Isınmıyor!" diye bağırdı Malik, körüklere daha sert asılarak. "Baba, ateş metale işlemiyor! Ateşi yiyor!"
"Biliyorum!" diye gürledi Kessir. Ter, alnından şakaklarina akıyordu. "Sıra sende evlat! Kan ver!"
Kael, sağ elindeki hançeri sıktı. Tereddüt etmedi. Sol ön kolunun iç kısmını, dirseğinden bileğine kadar tek bir hareketle kesti.
Bu ince bir çizik değildi. Derin, damarı açan bir kesikti.
Kızıl, sıcak kan, Kessir'in hazırladığı oluğa döküldü. Oluk, doğrudan örsün üzerine, akkor halindeki metalin yatırılacağı yere akıyordu.
"Şimdi!" diye bağırdı Halid.
Kael, sadece kanını değil, Kudretini (Aurasını) da serbest bıraktı. Karnındaki çekirdeği sıktı ve yaşam enerjisini, akan kanına yükledi. Kanı, sıradan bir sıvı olmaktan çıkıp, parlayan, yoğun bir enerji akımına dönüştü.
Kessir, maşadaki metali ocaktan çıkardı. Metal hala kapkaraydı. Tek bir kızıllaşma belirtisi yoktu. Isıyı hapsetmişti ama yumuşamamıştı.
Metali, kanla dolu oluğun bittiği örse koydu.
Kael'in kanı, kara metale değdi.
CISSS sesi çıkmadı. Buhar çıkmadı.
Metal, kanı içti.
Ve o an, atölyedeki basınç değişti.
Kael'in sırtındaki Mühür, vahşi bir tepki verdi. Rünler, derisinin altında yanan solucanlar gibi kıvrandı. İçindeki kilitli okyanus, Tını (Mana), dışarıdaki bu "Aç Metale" cevap vermek istedi.
Kara Cevher, Kael'in kanını emdiği an titredi. Mat siyah yüzeyin altında, damar gibi incecik, mor-kızıl hatlar belirdi.
"Yumuşuyor!" diye bağırdı Kessir.
Usta demirci, en ağır balyozunu iki eliyle kaldırdı. Kasları, bir ağacın kökleri gibi şişti. Ve metale ilk darbeyi indirdi.
GÜM!
Ses, metalin metale çarpma sesi değildi. Derin bir çanın, yeraltında çalınması gibi tok, bas ve sarsıcı bir sesti. Malik, körüklerin başında sarsıldı.
Kessir bir daha vurdu. Ve bir daha.
Her vuruşta, metalden kıvılcım yerine siyah dumanlar çıkıyordu.
Kael, dişlerini sıktı. Kolundaki kesikten akan kan hızlanmıştı. Ama asıl acı kolda değildi. Metal, her çekiç darbesinde Kael'in Hayati Zerrelerini (yaşam gücünü) uzaktan, görünmez bir bağla sömürüyordu.
Kael'in görüşü bulanıklaştı. Midesi bulandı. Vücudu soğumaya başladı. Sanki kanı değil, ruhu çekiliyordu.
"Dayan!" dedi Halid'in sesi. "Bilincini açık tut. Eğer bayılırsan, metal seni tamamen kurutur. İradenle akışı kontrol et!"
Kael, gözlerini zorla açık tuttu. "Daha... daha sert vur Usta!" diye hırıldadı.
Kessir, ter ve is içinde kalmıştı. Kara Cevher, Kael'in kanıyla beslendikçe inadını kırıyor, şekil almaya başlıyordu. Kessir, metali ikiye böldü. Kael, tek bir uzun kılıç değil, ikiz kılıç istemişti.
Demirci, metali iki parçaya ayırdığında, atölyede tiz bir çığlık yankılandı. Metalin çığlığıydı bu.
"İkizler ayrıldı," dedi Kessir, nefes nefese.
Şimdi masada iki ayrı parça vardı. İkisi de Kael'in kanıyla ıslanmış, ikisi de aç, ikisi de şekilsizdi.
Kael'in yüzü kireç gibi beyazlamıştı. Kan kaybı ve aura tükenişi onu sınırın ötesine itiyordu.
"Yeterli mi?" diye sordu Malik, endişeyle babasına bakarak. "Kaptan bayılmak üzere!"
"Yetmez!" dedi Kessir, acımasızca. "Çelik hala ham. Şekil almadı. Şimdi suyu verme zamanı. Ama suda soğutmayacağız."
Kessir, maşalarla iki kılıç taslağını tuttu.
"Kael!" diye bağırdı. "Kalk! Şimdi onlara dokunman lazım. Kanın yetmedi, temas istiyorlar!"
Kael, tezgaha tutunarak doğruldu. Baş dönmesi dünyayı etrafında döndürüyordu.
"Ellerini uzat," dedi Kessir.
Akkor halinde olmasa da, yüzlerce derecelik ısıyı içinde hapseden ve Kael'in kanıyla doymuş o iki metal parçası, Kael'in önündeydi.
Kael, titreyen ellerini uzattı.
Halid bir adım öne çıktı. Eğer Kael'in elleri yanıp kömüre dönerse müdahale edecekti.
Kael, avuçlarını metal taslakların üzerine koydu.
Normalde etin anında pişmesi, derinin kömürleşmesi gerekirdi.
Ama Kael bir Anomali idi. Ve bu metal, Kara Cevher di.
Kael'in elleri metale değdiği an, metaldeki ısı Kael'e geçmedi. Kael'in içindeki Mühürlü Tını, Kael'in avuçlarından metale doğru ters bir akım başlattı.
Kael, buz gibi oldu. Dişleri takırdamaya başladı. Metal, Kael'in vücut ısısını ve aurasını emerek kendini soğutuyordu.
Bu, "Soğuk Dövme" (Cold Forging) ritüeliydi.
Metal, Kael'in ellerinin altında titreyerek katılaştı, sertleşti ve son halini almaya başladı. Kael'in parmak izleri, metalin dokusuna işledi.
Kessir, çekicini bıraktı. Gözlerinde dehşet karışımı bir saygı vardı.
"Bu çocuk..." diye fısıldadı Kessir. "Demirle sevişmiyor. Demirle savaşıyor."
Kael, son gücüyle ellerini metalden çekti. Avuç içlerinde yanık yoktu. Sadece metalin karası derisine bulaşmıştı.
"Bitti mi?" diye sordu Kael. Sesi bir fısıltıdan farksızdı.
"Şekil aldılar," dedi Kessir. Masadaki iki, hafif kavisli, ışıksız ve mat kılıç taslağına baktı. "Ama henüz uyanmadılar. Kabzaları takılacak, ağızları bilenecek. Ama ruhları... ruhları artık senin."
Kael, olduğu yere yığıldı. Malik onu havada yakaladı.
"Kaptan!"
Halid, Kael'in nabzını kontrol etti. Zayıf ama düzenliydi.
"Yaşıyor," dedi Halid. Kessir'e döndü. "Güzel iş Usta."
Kessir, alnındaki teri sildi ve masadaki o iki uğursuz metal parçasına baktı.
"Güzel mi?" diye mırıldandı Kessir. "Bu şeyleri döverken çekicimden gelen sesi duymadınız mı? Bu metaller... ağlıyordu."
Kael, Malik'in kucağında, yarı baygın haldeyken bile gözlerini masadaki siluetlerden ayıramıyordu.
Onlar artık sadece metal değildi. Onlar, onun kanından doğmuş, onun açlığıyla beslenmiş parçalardı.
Siyah Diş (Blackfang) ve Gölge Pençesi (Shadowclaw).
Henüz isimlerini koymamıştı ama içgüdüsel olarak biliyordu. Bunlar onu korumak için değil, dünyayı onunla birlikte tüketmek için oradaydılar.
Atölyenin ağır havası dağılmadı. Aksine, o iki kılıcın doğumuyla birlikte içerisi daha da ağırlaşmış, gölgeler daha da koyulaşmıştı.
