Ateşin son közleri, rüzgarın sertleşen nefesi altında can çekişerek söndü. Halid ibn Valyr, pelerininin eteğiyle külleri dağıtırken, gece Solgard'ın üzerine bir kefen gibi örtülmüştü.
Garnizonun kütüklerinden ayrıldıklarında, ne Kael ne de Malik konuşacak gücü kendilerinde bulabiliyordu. Sessizlik, aralarında yürüyen üçüncü bir kişi gibiydi; ağır, yoğun ve rahatsız edici.
Kael'in sağ elinde, siyah bir kumaşa sarılı o "lanetli" ağırlık vardı: Kara Cevher (Nyx-Iron).
Bu metal parçası, fiziksel kütlesinden çok daha ağır geliyordu. Sanki Kael, sadece bir taş parçasını değil, zindanda öldürdüğü o adamın son nefesini, kırılan kemiklerin sesini ve kendi çocukluğunun cesedini taşıyordu. Cevher buz gibiydi. Eldiveninin derisinden geçip avuç içine işleyen, oradan Ruh Kanallarına (sinir sistemine) sızan ve kalbinin ritmini yavaşlatan tekinsiz bir soğukluğu vardı.
Ama bu soğukluk Kael'i rahatsız etmiyordu. Aksine, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü'nün, o zindandaki vahşetten dolayı ısınmış, zonklayan otonom yapısını sakinleştiriyordu. İçindeki Tını (Mana) okyanusu, bu kara metale duyduğu saygıdan dolayı dalgalanmayı bırakmış, derin bir uykunun kıyısına çekilmişti.
"Yürüyün," dedi Halid. Sesi artık bir komutanın emri gibi gür değil, bir rehberin fısıltısı gibiydi. "Ayaklarınızı sürümeyin. Yer sizi tanımasın."
Garnizonun taş döşeli yollarından çıkıp, orman sınırındaki patikaya girdiler. Solgard'ın şehir ışıkları uzakta, vadinin dibinde titreyen mumlar gibi görünüyordu. O ışıklar, sıcak evleri, yumuşak yatakları ve dertsiz insanları temsil ediyordu.
Kael o ışıklara baktı ve midesinde garip bir bulantı hissetti.
Daha sabahleyin o dünyanın bir parçasıydı. Şimdi ise... şimdi kendini o ışıklara ait hissetmiyordu. O ışıkların altında yaşayan insanlar, bir insanın gırtlağını çıplak elle sıkmanın ne demek olduğunu bilmiyorlardı. Bir kemiğin, paslı demir altında ezilirken çıkardığı o ıslak sesi duymamışlardı.
Kael artık bir yabancıydı. Kendi şehrine, kendi evine bir yabancı.
Yanında yürüyen Malik, devasa omuzlarını düşürmüştü. Normalde yere sağlam basan, her adımıyla toprağı titreten o dağ gibi çocuk, şimdi bir hayalet gibi sessizce yürüyordu. Sağ eli, sol kolunu tutuyordu. Zindandaki adamın bıçakladığı yer sargılıydı ama Malik'in asıl yarası orada değildi. Gözleri boşluğa bakıyordu.
Kael, Malik'in aurasındaki o kırılmayı görebiliyordu. Malik'in "Toprak" doğası sarsılmıştı. Temeli çatlamıştı.
"İyi misin?" diye sordu Kael. Sesi, gecenin sessizliğinde çatallı çıktı.
Malik irkildi. Sanki derin bir uykudan uyandırılmış gibi Kael'e baktı.
"Bilmiyorum Kaptan," dedi Malik. Sesi kısıktı. "Elimi... elimi yıkayıp durdum. Çeşmede. Kan gitti. Ama hissi... o vuruşun hissi gitmiyor. Sanki çekiç hala elimdeymiş gibi. Sanki her şeye vursam kırılacakmış gibi."
Kael, elindeki ağır cevheri sıktı.
"Gitmez," dedi Kael. Halid'in sözlerini değil, kendi içgüdüsünü seslendiriyordu. "O his gitmeyecek Malik. Sadece... alışacağız. O ağırlığı taşımayı öğreneceğiz."
Halid, önlerinde durdu ve arkasına döndü. Ay ışığı, yüzündeki yara izlerini gümüşi bir haritaya dönüştürmüştü.
"Acıyı unutmaya çalışmayın," dedi Halid. "Unutursanız, tekrar hata yaparsınız. O hissi saklayın. O tiksintiyi, o korkuyu, o yetersizlik hissini saklayın. Yarın Kessir'in örsünün başına geçtiğinizde, çekici o öfkeyle vuracaksınız. Demiri o korkuyla döveceksiniz. Ancak o zaman yaptığınız silah canlı olur."
Yolculuk devam etti. Zaman kavramı erimişti. Attıkları her adım, onları masumiyetten biraz daha uzaklaştırıyordu.
Vael'thra Malikanesi'nin yüksek, demir kapılarına geldiklerinde gece yarısını çoktan geçmişti. Malikane karanlıktı, sadece giriş holünde sönük bir fener yanıyordu.
Halid, kapının önünde durdu. İçeri girmedi. Burası onun dünyası değildi. O, gölgelerin ve kışlaların adamıydı; soylu salonlarının değil.
"Bu gece uyuyun," dedi Halid. Bakışları sertti ama sesinde belli belirsiz bir onaylama tınısı vardı. "Kabus göreceksiniz. Terleyerek uyanacaksınız. Bu normal. Vücudunuzun, ruhunuzdan zehri atma şekli budur."
Kael'e döndü ve başıyla elindeki siyah paketi işaret etti.
"O şeyi yatağının başucuna koy Kael. O metal, rüyalarını yutar. Seni sakinleştirir. Ama sakın... sakın Mührünü açıp ona dokunmaya kalkma. Henüz hazır değilsin. O metal açtır. Eğer kontrolsüzce beslersen, seni kurutur."
"Anladım," dedi Kael.
"Malik," dedi Halid, devasa çocuğa dönerek. "Babanın yanına gitme. Dükkana gitme. Bu gece kendi yatağında uyu. Yarın... yarın babanın karşısına bir çırak olarak değil, bir talepkar olarak çıkacaksın."
Halid, pelerinini savurarak karanlığa karıştı. Arkasına bakmadı. Vedası yoktu. Sadece emirleri ve bıraktığı sessizlik vardı.
Malik, Kael'e döndü.
"Yarın görüşürüz Kaptan," dedi. Sesi hala yorgundu ama gözlerinde, Halid'in yaktığı o kıvılcımın izi vardı. "O demirciye gideceğiz. Ve o kılıçları yaptıracağız. Değil mi?"
"Yaptıracağız," dedi Kael. Sağ elindeki, gelecekteki silahının tohumunu sıktı. "Gerekirse o örsü dişlerimizle parçalarız ama yaptıracağız."
Malik karanlık sokakta gözden kaybolurken, Kael malikanenin ağır kapısını itti.
GIIICIRT.
Ses, sessiz hol de yankılandı.
İçerisi sıcak ve lavanta kokuyordu. Bu koku, Kael'e bir hakaret gibi geldi. Zindanın o sidik ve kan kokusundan sonra bu temizlik, bu düzen yapmacık duruyordu.
Merdivenlerin başında bir siluet belirdi.
Annesi. Elyra Vael'thra.
Üzerinde gece mavisi bir sabahlık vardı. Elinde bir ışık küresi tutmuyordu; karanlıkta görmeye alışkın gözleri, Kael'in üzerindeki her detayı tarıyordu.
Yırtılmış kıyafetleri. Çamurlu çizmeleri. Yüzündeki kurumuş kan lekeleri. Ve en önemlisi... gözlerindeki o "değişim".
Elyra aşağı inmedi. Koşup oğluna sarılmadı. O, sıradan bir anne değildi. O bir Rün Mimarıydı ve oğlunun aurasındaki değişimi, havadaki statik elektrikten bile hissedebiliyordu.
"Halid seni kırdı mı?" diye sordu Elyra. Sesi sakindi ama o sakinliğin altında tehlikeli bir akıntı vardı.
Kael başını kaldırdı. Annesinin gözlerinin içine baktı. Eskiden olsa bu bakıştan korkardı. Şimdi ise sadece yorgunluk hissediyordu.
"Kırmadı," dedi Kael. Sesi, çocuksu tınısını kaybetmiş, daha derin, daha metalik bir hale gelmişti. "Sadece... fazlalıkları yonttu."
Elyra'nın bakışları, Kael'in elindeki siyah kumaşa sarılı pakete kaydı. Gözleri kısıldı. O paketin içindeki yoğun, ışığı yutan enerjiyi hissetmişti.
"O elindeki," dedi Elyra. "Yasaklı bir cevher. Halid sana ne verdiğini biliyor mu?"
"Biliyor," dedi Kael. "Ben de biliyorum anne. Bu benim ilacım."
Kael, merdivenlere doğru yürüdü. Annesinin yanından geçerken duraksadı.
"Yemek istemiyorum. Soru istemiyorum. Sadece uyuyacağım."
Elyra elini uzattı, Kael'in omzuna dokunmak istedi. Ama durdu. Kael'in etrafındaki hava o kadar gergindi ki, dokunsa statik bir şok yiyecekmiş gibi hissetti.
"Sırtın," dedi Elyra. "Mührün ne durumda?"
"Sessiz," dedi Kael. "İlk defa... kafamın içi sessiz anne. O metal... onu susturuyor."
Kael odasına girdi ve kapıyı kapattı.
Oda, bıraktığı gibiydi. Yatağı, kitapları, pencerenin kenarındaki oyuncak askerleri... Hepsi aynıydı. Ama Kael aynı değildi. Bu oda ona artık bir çocuğun odası gibi değil, bir yabancının müzesi gibi geliyordu.
Kael, elindeki ağır paketi çalışma masasının üzerine koydu. Kumaşı yavaşça açtı.
Kara Cevher (Nyx-Iron), ay ışığının altında mat, tehditkar bir parıltıyla ortaya çıktı. Yüzeyi pürüzlü, sanki donmuş bir lav gibiydi.
Kael, üzerindeki zırhı ve yırtık kıyafetleri çıkardı. Vücudu morluklar içindeydi. Zindandaki boğuşmadan kalan izler, derisinin üzerinde harita gibi duruyordu.
Yatağa oturmadı. Yere, o siyah taşın karşısına oturdu.
Gözlerini kapattı.
Karnındaki Kudret (Aura) depoları boşalmıştı. Kaslarındaki Hayati Zerreler (hücreler) çığlık atıyordu. Açlık, susuzluk ve yorgunluk birleşmiş, bedenini dövüyordu.
Ama zihni... zihni o zindandaki ana kilitli kalmıştı.
GIRÇ.
Kılıcın kemiğe sürtünme sesi.
Kael elini masaya uzattı ve Kara Cevher'e dokundu.
Metal buz gibiydi.
Kael'in parmak uçlarından sızmak isteyen o kontrolsüz Tını (Mana), metale değdiği an emildi. Sanki bir sünger, dökülen suyu emiyordu.
Kael'in nefesi rahatladı. Sırtındaki Mührün zonklaması durdu. Baş ağrısı geçti.
Bu metal, onun panzehiriydi.
"Seni döveceğiz," diye fısıldadı Kael, taşa bakarak. Gözleri karanlıkta, biri mavi diğeri altın rengi, hafifçe parlıyordu. "Seni döveceğiz ve sen benim dişim olacaksın. Ve bir daha asla... asla yetersiz kalmayacağız."
Kael, başını masaya, o soğuk taşın yanına koydu.
Yorgunluk, karanlık bir dalga gibi üzerine çöktü.
Gözleri kapandı.
Rüyasında zindanı görmedi. Halid'i görmedi.
Rüyasında; devasa, karanlık bir örsün üzerinde dövülen, kıvılcımlar saçan ve her vuruşta bir ejderha gibi kükreyen iki siyah kılıcı gördü.
Siyah Dişler, rüyasında doğmaya başlamıştı bile.
(PART 2): ŞAFAK VE SESSİZ YEMİN
Güneş, Solgard'ın doğusundaki dağların ardından yükseldiğinde, Kael çoktan uyanıktı.
Aslında hiç uyumamıştı.
Gözlerini tavanı izleyerek geçirmişti. Odanın sessizliği, zindandaki o kemik kırılma seslerinden daha sağır ediciydi. Yatağının başucundaki masada, siyah kadife kumaşın üzerinde duran o Kara Cevher (Nyx-Iron), odadaki tüm ışığı emiyormuş gibi mat ve tehditkar duruyordu.
Kael, yataktan kalktı. Vücudu kaskatıydı. Dün geceki boğuşma, kaslarında hamlamış bir ağrı bırakmıştı. Ama bu ağrı hoşuna gidiyordu; ona yaşadığını hatırlatıyordu.
Üzerini giyindi. Bu sefer süslü bir soylu tuniği değil, Halid'in tavsiye ettiği gibi, hareketini kısıtlamayan koyu gri, sade bir keten gömlek ve deri bir pantolon giydi.
Masadaki Kara Cevher'i aldı. Ağırlığı bileğini büktü. Bu taş, sadece fiziksel olarak ağır değildi; ruhsal bir çekim gücü vardı. Kael, onu kalın bir bez parçasına sardı ve sırt çantasına koydu. Sonra, dün gece kırılan o paslı kılıcın kabzasını –o utanç belgesini– de yanına aldı. Onu Kessir Usta'ya gösterecekti. "Bana ne yapmaman gerektiğini gör" demek için.
Odasından çıktığında ev sessizdi. Hizmetçiler henüz ortalıkta yoktu. Merdivenlerden aşağı, mutfağa inmek yerine doğrudan ana kapıya yöneldi.
"Aç karnına demir dövülmez."
Ses, merdivenlerin altındaki gölgeden geliyordu.
Annesi. Elyra Vael'thra.
Kael durdu. Annesi, sabahlığının içinde, elinde buharı tüten bir fincanla duruyordu. Yüzünde, her zamanki o soğuk, analitik ifade vardı ama gözlerinin kenarındaki çizgiler daha derindi.
"Yemek yiyemem," dedi Kael. "Midem almıyor."
"Yiyeceksin," dedi Elyra. Sesi itiraz kabul etmez bir tondaydı. "Halid seni bir kasap gibi yetiştiriyor olabilir ama ben seni bir iskelet olarak görmeyeceğim. O demircinin karşısına titreyerek çıkarsan, seni ciddiye almaz."
Elyra, mutfak tezgahındaki bir somun ekmeği ve bir parça peyniri Kael'e uzattı.
Kael, annesinin gözlerine baktı. O gözlerde dün geceki sorgulama yoktu. Bir kabulleniş vardı. Oğlu, dün gece o kapıdan içeri bir çocuk olarak girmemişti ve bu sabah da bir çocuk olarak çıkmayacaktı.
"Çantandaki o şey," dedi Elyra, bakışlarını Kael'in sırt çantasına kaydırarak. "Halid sana ne verdiğini sanıyor?"
"Bir taş," dedi Kael.
"O bir taş değil Kael. O, Yıldızların Cürufu. Manayı iletmez, manayı içer. Eğer Kessir onu dövmeyi kabul ederse –ki şüpheliyim– o kılıç senin kanınla beslenmek isteyecek."
Elyra, Kael'in yanına geldi. Elini oğlunun omzuna koydu. Kael irkilmedi.
"O metali kontrol edemezsen, seni kurutur. Mührün (Kızıl Hüküm) seni içeriden koruyor ama o silah... o silah dışarıdan bir parazit gibi yapışacak. Hazır mısın?"
Kael, omzundaki elin sıcaklığını hissetti. Sonra çantadaki o soğuk ağırlığı düşündü.
"Hazır olmak zorundayım anne," dedi Kael. "Çünkü sıradan çelik elimde eriyor. Beni taşıyacak tek şey bu."
Elyra elini çekti.
"Git o zaman," dedi. "Ve kendine, seni öldürmeyecek bir diş yaptır."
Kael malikaneden çıktığında hava serin ve nemliydi. Sabah sisi, Solgard'ın taş sokaklarını kaplamıştı.
Malik, dış kapının hemen önündeki sokak lambasının altında bekliyordu.
Devasa çocuk, duvara yaslanmıştı. Gözleri şişti, belli ki o da uyumamıştı. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu ama elleri... elleri sürekli hareket halindeydi. Sanki hala o çekici tutuyor, o vuruş anını tekrar tekrar yaşıyor gibiydi.
Kael yaklaştı.
"Günaydın," dedi Malik. Sesi boğuktu.
"Günaydın," dedi Kael.
Başka bir şey söylemediler. "Nasılsın?" diye sormadılar. "Uyudun mu?" diye sormadılar. İkisi de cevabı biliyordu.
Sessizce yürümeye başladılar.
İstikamet: Alt Şehir. Kessir Orm'un Atölyesi.
Sokaklar boştu. Sadece fırıncıların bacalarından tüten dumanlar ve sabah devriyesine çıkan muhafızların zırh şakırtıları vardı.
Malik, yolun yarısında sessizliği bozdu.
"Babam..." dedi Malik, yutkunarak. "Babam o taşları... o 'Lanetli Külçeleri' yıllardır mahzende saklıyor. Çocukken bir keresinde oraya inmeye çalıştım. Bana öyle bir tokat attı ki, üç gün kulağım çınladı. 'Onlar açtır Malik, yaklaşma' demişti."
Kael, sırtındaki çantanın kayışını sıktı.
"Aç olması iyi Malik," dedi Kael. "Benim içimdeki şey de aç. Belki birbirlerini doyururlar."
Malik, Kael'e yan gözle baktı. Kael'in yüzünde o eski, kırılgan ifade yoktu. Çenesindeki kaslar gerilmiş, bakışları sabitlenmişti.
"Kaptan," dedi Malik. "Dün gece... o adamı öldürdüğümde..."
"Konuşma," dedi Kael sertçe. "O anı tekrar yaşama. Sadece dersini al."
Kael durdu ve Malik'e döndü.
"Sen bir duvarsın Malik. Duvarlar, çarpan şeylere üzülmez. Duvarlar sadece durur. Dün gece durdun. Ve ben hayattayım. Bu kadar."
Malik derin bir nefes aldı. Omuzları biraz olsun dikleşti. Kael'in bu soğuk mantığı, Malik'in içindeki vicdan azabını dindirmiyordu ama en azından ona tutunacak bir dal veriyordu.
"Tamam," dedi Malik. "Gidelim. Babam dükkanı açmak üzeredir."
Atölyeye yaklaştıklarında, örsün ve çekiç seslerinin ritmik yankısını duydular.
ÇIN... ÇIN... ÇIN...
Bu ses, Kael'e her zaman huzur verirdi. Ama bugün, bu ses ona bir davet gibi değil, bir meydan okuma gibi geliyordu.
Kessir'in dükkanı, is ve metal kokuyordu. Bacadan çıkan kara duman, sabah sisini deliyordu.
Kapının önünde durdular.
Kael, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan is kokusu, zindandaki kan kokusunu bastırdı.
"İşte başlıyoruz," dedi Kael.
Kapıyı itti.
İçeride, ocağın ateşiyle aydınlanan loş atölyede, Kessir Usta devasa bir kılıcı dövüyordu. Ve köşede, gölgelerin içinde, kollarını kavuşturmuş onları izleyen Halid İbn Valyr vardı.
Halid, çocukları görünce hafifçe başını salladı.
Bu bir selam değildi. Bu, "Sahne sizin, ikna edin" işaretiydi.
Kael çantayı yere bıraktı. İçindeki ağır metal, yere KÜT diye oturdu.
Kessir, çekicini durdurdu. Ateşin ışığı, terli yüzünde parladı. Gözlerini Kael'e ve Malik'e dikti.
"Bu saatte buradasınız," dedi Kessir, sesi bir taş değirmeni kadar ağırdı. "Ve elleriniz boş değil. Ne istiyorsunuz?"
Kael, bir adım öne çıktı.
"Bir kılıç değil," dedi Kael. "Bir ortak istiyorum Usta."
Ve o an, Kael'in hikayesindeki "Donanım Çağı" başlamak üzereydi.
