Cherreads

Chapter 50 - YETERSİZLİĞİN TORTUSU

: YETERSİZLİĞİN TORTUSU

Zindanın o boğucu, küf ve metal kokan karanlığından dışarı adım attıklarında, gece çoktan çökmüştü. Gökyüzü, yıldızsız ve ağır bir yorgan gibi Solgard'ın üzerine serilmişti. Garnizonun meşaleleri rüzgarda titriyor, taş duvarlara uzun, çarpık gölgeler düşürüyordu.

Kael, ciğerlerine dolan soğuk havayı açgözlülükle içine çekti ama içerideki o metalik tat –o adamın kanının tadı– damağından gitmiyordu. Sağ eli hala istemsizce kasılıyor, sanki parmaklarının arasında hala o bükülmüş, işe yaramaz demir parçasını sıkıyormuş gibi titriyordu.

Malik yanındaydı. Devasa çocuk, her zamanki dik duruşunu kaybetmiş, omuzları çökmüştü. Yüzü kireç gibiydi ve bakışları ayaklarının ucuna kilitlenmişti. O da ellerine bakıyordu; o çekiçle bir göğüs kafesini ezen ellerine.

"Yürüyün," dedi Halid. Sesi ne öfkeliydi ne de şefkatli. Sadece bir komutanın, savaştan dönen askerlerine verdiği o rutin, duygusuz emri taşıyordu.

Garnizonun ana avlusundan çıkıp, orman sınırındaki o eski, taş gözetleme kulesinin dibindeki kütüklerin yanına geldiler. Burası Halid'in "Mola Yeri"ydi. Şehrin ışıklarından uzakta, sadece rüzgarın ve ağaçların hışırtısının duyulduğu bir sığınak.

Halid, önceden hazırlanmış odun yığınına küçük bir kıvılcım attı. Ateş, çıtırtılarla büyüdü ve üçünün yüzünü turuncu bir ışıkla yıkadı.

Kael, kütüğe oturduğunda dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Vücudundaki Kudret (Aura) çekilmiş, geriye sadece yorgun bir et ve sızlayan kemikler kalmıştı. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, zindandaki o yoğun ölüm enerjisine tepki vermiş, şimdi ise derisinin altında sönük bir kor gibi sızlıyordu.

"Ellerin titriyor Anomali," dedi Halid, ateşe bakarak.

Kael yumruğunu sıktı ve titremeyi durdurmaya çalıştı. "Üşüdüm," diye yalan söyledi.

"Yalan söyleme," dedi Halid. Gözlerini Kael'e çevirdi. "O titreme soğuktan değil. O titreme, zihninin bedenine 'Az önce ne yaptık biz?' diye sormasından kaynaklanıyor."

Malik, yutkundu. "Hocam... o adam... kemiklerinin sesi..." Malik cümlesini bitiremedi. Midesi bulanıyordu.

Halid, belindeki matarayı çıkardı ve Malik'e uzattı. "İç. Su değil, sert bir şerbet. Mideni bastırır."

Malik matarayı aldı ve büyük bir yudum içti. Yüzünü buruşturdu ama rengi biraz olsun yerine geldi.

"Bugün bir eşiği geçtiniz," dedi Halid. Sesi, yanan odunların çıtırtısına karışıyordu. "Çocukluktan çıkıp, hayatta kalanların dünyasına adım attınız. O zindanda gördüğünüz şey vahşetti. Ama gerekliydi."

Kael başını kaldırdı. Gözlerinde (biri mavi, diğeri altın) yaş yoktu. Saf, damıtılmış bir öfke vardı.

"Gerekli olan ölüm değildi," dedi Kael, sesi buz gibiydi. "Gerekli olan, o adamı temiz bir şekilde öldürmekti. Ama yapamadım."

Kael, sağ elini havaya kaldırdı ve ateşin ışığında inceledi. Tırnaklarının arasında kurumuş kan lekeleri vardı.

"Kılıç büküldü," dedi Kael, dişlerini sıkarak. "Ona gücümü verdim. Doğru açıyla vurdum. Ama o lanet olası demir... beni sattı. Adamı kesmedi. Onu ezmek zorunda kaldım. Gırtlağını parçalamak zorunda kaldım. Bu... bu iğrençti."

Kael'in sesi yükseldi. İçindeki hayal kırıklığı bir baraj gibi taştı.

"Gücüm var! Görüyorum, hissediyorum, vuruyorum! Ama elimdeki alet çöp olduğu için bir kasap gibi boğuşmak zorunda kalıyorum! Eğer... eğer elimde beni taşıyacak bir çelik olsaydı..."

Halid gülümsedi. Ama bu alaycı bir gülümseme değildi. Bu, bir ustanın, çırağının doğru soruyu sorduğunu gördüğü andaki o tatmin dolu gülümsemeydi.

"Sonunda," dedi Halid. "Sonunda suçun kendinde değil, araçta olduğunu anladın."

Halid ayağa kalktı. Pelerinini geriye attı ve belindeki o siyah, sade ama ürkütücü kılıcına dokundu. Sonra elini zırhının iç cebine attı.

"Sana demiştim Kael," dedi Halid. "Sıradan demir, senin gibi bir 'Anomali'nin aurasını, o yoğun yaşam enerjisini ve içindeki o kilitli okyanusu taşıyamaz. Sen bir nehirsin, o kılıçlar ise kağıttan birer set. Yırtılıp giderler."

Halid, cebinden ağır, siyah bir kumaşa sarılı bir nesne çıkardı. Nesne küçüktü, bir elma büyüklüğündeydi ama Halid onu tutarken sanki bir gülle taşıyormuş gibi kasları gerilmişti.

"Yıllar önce," dedi Halid, nesneye bakarak. "Büyük Çöl Savaşları sırasında... gökyüzünden düşen bir şey bulduk. O gün ordu, düşmanla değil, o kraterin yaydığı basınçla savaşmıştı."

Halid, Kael'in yanına geldi.

"Aç elini."

Kael tereddütle iki elini birleştirdi ve uzattı.

Halid, kumaşı açtı ve içindeki şeyi Kael'in avuçlarına bıraktı.

Kael'in kolları, nesnenin ağırlığıyla aniden aşağı düştü. Neredeyse düşürüyordu. Bu şey, göründüğünden on kat daha ağırdı.

Bu, şekilsiz bir metal külçesiydi.

Ama bildiği hiçbir metale benzemiyordu.

Rengi siyahtı ama mat bir siyah değil; ışığı yutan, içine çeken, dipsiz bir kuyu gibi bir siyahtı. Yüzeyi pürüzlüydü, sanki donmuş bir lav akıntısı gibiydi. Ama en garibi... sıcaklığıydı.

Metal buz gibi soğuktu. O kadar soğuktu ki, Kael'in avuçlarındaki Hayati Zerreler anında alarma geçti.

Fakat Kael'in sırtındaki Mühür (Kızıl Hüküm)... o an garip bir tepki verdi.

Yıllardır Kael'in içindeki manayı kilitleyen, dışarıdaki her şeye düşman olan o Mühür, bu metale temas ettiği an titreşti. Bir uyarı titreşimi değil; bir tanıma, bir selamlama titreşimiydi bu.

Kael'in içindeki Tını (Mana), metale doğru akmak istedi. Metal, Kael'in aurasını itmiyor, aksine bir sünger gibi emmek, yutmak istiyordu.

"Bu ne?" diye fısıldadı Kael. Gözlerini o kara parçadan alamıyordu.

"Kara Cevher (Black Ore)," dedi Halid. "Veya eski dildeki adıyla: Nyx-Iron (Gece Demiri). Bu dünya dışı bir metal Kael. Manayı iletmez. Manayı içer. Kanla beslenir. Ve dövüldüğünde... asla körelmez."

Halid, ateşe bir odun daha attı.

"Bunu yıllardır saklıyorum. Bir gün, bu ağırlığı taşıyabilecek, bu açlığı doyurabilecek birinin çıkmasını bekliyordum. Sıradan bir asker bunu eline alsa, metal onun yaşam enerjisini (Aurasını) sömürür ve adamı kurutur. Ama sen..."

Halid, Kael'in metali tutan ellerine işaret etti.

Kael'in elleri titremeyi bırakmıştı. Metalin soğukluğu, Kael'in içindeki o yanıcı, kaotik enerjiyi dengeliyor gibiydi. Kael, bu ağırlığı sevmişti. Bu metal ona "Dur" demiyordu, "Daha fazla ver" diyordu.

"Sen bir Anomalissin," dedi Halid. "İçinde taşıdığın okyanus o kadar büyük ki, seni ancak böyle dipsiz bir kuyu dengeleyebilir."

Malik, merakla eğildi. "Bu taş... bir kılıç mı olacak?"

"Kendi kendine olmaz," dedi Halid. "Bu sadece tohum. Bunu işleyebilecek, bu lanetli metali dövebilecek, onun dilinden anlayan bir usta lazım."

Halid, Malik'e baktı.

"Baban, Kessir Usta... O, bu şehirde bu metale çekiç vurmaya cesaret edebilecek tek adamdır. Ama onu ikna etmek kolay olmayacak. Bu metal, demircinin ömründen yer."

Kael, kara cevheri göğsüne bastırdı. Kalp atışlarının metalde yankılandığını hissedebiliyordu.

Zindandaki o yetersizlik hissi, o çaresiz öfke silinmişti. Yerine, soğuk ve keskin bir amaç gelmişti. Artık ne aradığını biliyordu. Artık neye ihtiyacı olduğunu biliyordu.

"İkna edeceğim," dedi Kael. Gözleri, ateşin yansımasıyla parlıyordu. "Gerekirse kapısında yatacağım. Ama bu metalden bana bir diş yapacak."

"Güzel," dedi Halid. Elini Kael'in omzuna koydu. "O zindandaki cesedi unutma Kael. O kırık kılıcın hissini unutma. O hissi sakla. Yarın Kessir'in karşısına çıktığında, o öfkeyi kullanacaksın."

Halid, karanlığa doğru bir adım attı.

"Şimdi gidin. Uyuyun. Yarın... demir dövme vakti. Artık oyuncaklarla oynamayacağız."

Halid gölgelere karışıp gittiğinde, Kael ve Malik ateşin başında yalnız kaldılar.

Kael, elindeki o ağır, ışığı yutan kara parçaya baktı.

Bu bir hediye değildi. Bu bir silahtı. Ve aynı zamanda bir sorumluluktu.

"Siyah Diş," diye fısıldadı Kael, ismi ilk kez telaffuz ederek. İsim, diline ve zihnine o kadar doğal oturdu ki, sanki yıllardır bu anı bekliyordu.

Malik, Kael'in yanına oturdu. Arkadaşının yüzündeki o değişimi, o kararlılığı gördü.

"Kaptan," dedi Malik. "O şey... korkutucu görünüyor."

Kael, Malik'e döndü. Yüzünde, zindandaki o dehşet ifadesi yoktu artık. Hafif, tehlikeli bir tebessüm vardı.

"Korkutmalı Malik," dedi Kael. "Çünkü bir daha asla... kimsenin canını yakamayacak kadar zayıf bir silah taşımayacağım."

Kael, cevheri cebine koymadı. Onu elinde, sıkıca tutarak malikaneye doğru yürümeye başladı. Metalin soğukluğu, Kael'in içindeki ateşi harlıyordu.

Yarın, örsün ve çekicin günüydü. Ve bu sefer, kırılan şey Kael'in silahı olmayacaktı.

More Chapters