Cherreads

Chapter 49 - ET, PAS VE KIRIK DİŞ

Zindanın havası ciğerlere dolan oksijen değil, sanki sıvılaşmış bir korkuydu.

Sol tarafta, Malik'in vurduğu o devasa çekiç darbesinin yankısı hala taş duvarlarda çınlıyordu. İri yarı mahkumun göğsü çökmüş, ağzından sızan koyu kanla birlikte son nefesini verirken çıkardığı hırıltı kesilmişti.

Ancak Kael için dünya durmamıştı. Aksine, zaman yavaşlamış, her detay ölümcül bir netlik kazanmıştı.

Karşısındaki adam –tek gözü kör, yüzü frengi yaralarıyla dolu, sıska bir sınır faresi– Malik'in zaferine bakmadı bile. Onun tek derdi çıkış kapısıydı ve o kapının anahtarı Kael'in cesediydi.

Adamın elinde, Halid'in attığı paslı, ucu çentikli bir kasap bıçağı vardı. Kael'in elinde ise, sabahki antrenmanda bükülüp 'L' şeklini almış, dengesi bozuk, ağır bir garnizon kılıcı duruyordu.

"Gözlerini kırpma," diye düşündü Kael. Karnındaki Aura Çekirdeği'ni sıktı. Bacak kaslarına sıcak, yoğun bir kan akışı pompaladı. Bu büyü değildi; bu, vücudunu bir yay gibi germekti.

Adam hırlamadı. Bağırmadı. Bir yılanın sessizliğiyle atıldı.

Sol ayağını öne atıp vücudunu alçalttı ve elindeki bıçağı Kael'in kasıklarına, femoral arterine doğru savurdu. Bu bir sokak dövüşü tekniğiydi: Aşağıdan yukarıya, bağırsakları dök.

Kael, Halid'in öğrettiği "Gölge Adımı"nı denedi ama zemin ihanet etti. Ayaklarının altındaki çamur ve dışkı karışımı balçık kaygandı. Geri çekilmek yerine, olduğu yerde donup kalma riski vardı.

Bloklama, dedi zihnindeki ses. Saptır.

Kael, elindeki bükülmüş kılıcı bir kalkan gibi değil, bir kanca gibi kullandı. Kılıcın yamuk namlusunu aşağı indirdi.

ÇANG!

Metal metale çarptı. Adamın bıçağı, Kael'in kılıcının bükülen kıvrımına takıldı. Kael, bileklerindeki Kudreti (Aurayı) serbest bıraktı. Kollarındaki damarlar siyah halatlar gibi şişti. Kılıcı sertçe yana kanırtarak adamın dengesini bozdu.

Adam sendeledi ama düşmedi. Tecrübeliydi. Boşa çıkan bıçağını geri çekerken, boşta kalan sol eliyle yerden bir avuç ıslak, asidik kumu Kael'in yüzüne fırlattı.

Kael gözlerini kapatmaya fırsat bulamadı. Kum ve çakıl taneleri gözlerine doldu. Yanma hissi korkunçtu. Görüşü bulanıklaştı, dünya gri bir sise gömüldü.

"Şimdi öldün velet!" diye tısladı adam.

Kael körleşmişti. Ama Halid ona sadece gözleriyle görmeyi öğretmemişti.

Hava akımı. Nefes sesi. Adım titreşimi.

Kael, gözlerini yumdu. Sağ kulağının dibinde bir hışırtı duydu. Bıçak geliyordu. Bu sefer boynuna.

Kael, içgüdüsel bir refleksle başını sola eğdi ve sağ omzunu kaldırdı.

ŞLAK.

Bıçak, Kael'in boynunu sıyırdı ama sağ omzundaki deri zırhı delip etine saplandı. Sıcak bir acı dalgası Ruh Kanalları boyunca yayıldı. Ancak Kael bağırmadı. Acı, bir uyarı değil, bir yakıttı.

Kael, bıçağın omzuna saplandığı o anı, bir "bağlantı noktası" olarak kullandı. Rakibi ona bu kadar yakındı. Kaçamazdı.

Kael, sol eliyle adamın bıçak tutan bileğini yakaladı. Parmaklarını adamın etine, kemiğe değecek kadar sert geçirdi. Kudretini parmak uçlarına odakladı.

ÇAT.

Adamın bilek kemiğinden gelen ses, zindanda yankılandı. Adam çığlık attı ve bıçağı bıraktı. Bıçak Kael'in omzunda asılı kaldı.

Ama iş bitmemişti.

Kael, sağ elindeki o işe yaramaz, bükülmüş kılıcı kaldırdı. Bu şeyle kesemezdi. Saplayamazdı. Ucu yamuktu.

O zaman ezersin, dedi içindeki o vahşi ses.

Kael, kılıcın bükülmüş kısmını (L dirseğini), adamın boynunun arkasına, ensesine geçirdi. Tıpkı bir orakla buğday sapını yakalar gibi adamı ensesinden yakaladı.

"Gel buraya!" diye kükredi Kael.

Tüm vücut ağırlığını ve bacaklarındaki patlayıcı gücü kullanarak adamı kendine çekti. Aynı anda, alnını sertçe ileri savurdu.

KÜT.

Kael'in alnı, adamın burun kemiğine çarptı.

Bu bir kafa atma değildi; bu bir balyoz darbesiydi. Kael'in alnındaki deri yarıldı, kan gözlerine aktı ama adamın burnu tamamen çökmüştü. Adam sersemledi, gözleri kaydı.

Kael fırsatı kaçırmadı. Adamı kılıcın kıvrımıyla yere, çamurun içine fırlattı.

Adam sırtüstü düştü. Debelenerek kalkmaya çalıştı. "Dur... dur..." diye hırıldadı, ağzından kan köpükleri saçarak.

Kael durmadı.

Üzerine atladı. Dizleriyle adamın göğüs kafesine bastırdı, kollarını sabitledi.

Kael, sağ elindeki bükülmüş kılıcı ters çevirdi. Artık kılıcın kabzasını iki eliyle tutuyordu ve kılıcın "dirsek" kısmı (bükülen, küt metal yumrusu) adamın gırtlağına bakıyordu.

Bu bir kılıç darbesi olmayacaktı. Bu bir pres makinesi olacaktı.

Kael, dişlerini sıktı. Sırtındaki Mühür, bu yoğun şiddet anında ısındı. Tını (Mana), parmak uçlarından akmak için yalvarıyordu. Bırak yakayım, diyordu. Bırak kül edeyim.

Hayır, dedi Kael. Sadece kas. Sadece kemik.

Kael, tüm Kudretini kollarına ve omuzlarına yükledi. Kılıcın o küt, paslı, yamuk dirseğini adamın gırtlağına bastırdı.

Adam çırpınmaya başladı. Elleriyle Kael'in yüzünü tırmalıyor, boğazını sıkmaya çalışıyordu. Kael'in yanağından et parçaları koptu ama Kael bırakmadı.

"Öl..." diye fısıldadı Kael. Sesi bir çocuğun sesi değildi. "Sadece öl."

Kael bastırdı.

Metal, adamın gırtlağındaki kıkırdak dokuya baskı yaptı.

GIRÇ.

Bu ses, temiz bir kesik sesi değildi. Ezilen, parçalanan ve birbirine sürtünen ıslak kemiklerin sesiydi.

Adamın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi büyüdü. Nefes borusu, paslı demirin altında yavaş yavaş eziliyordu. Kael, adamın çırpınışlarının zayıfladığını hissetti.

Ama metal yetersizdi. Kesmiyordu. Sadece eziyordu ve bu çok yavaştı. Adam acı çekiyordu. Kael acı çekiyordu.

Kael, son bir güç patlamasıyla, omuzlarındaki Hayati Zerreleri yırtılma noktasına kadar zorladı ve tüm ağırlığını verdi.

ÇIT.

Boyun omuru kırıldı.

Adamın vücudu son bir kez kasıldı, bacakları titredi ve sonra gevşedi. Gözleri açık, donuk bir ifadeyle tavana, karanlığa bakıyordu.

Zindan sessizliğe gömüldü.

Sadece Kael'in, demirci körüğü gibi inip kalkan göğsünün sesi ve omzundaki yaradan damlayan kanın şıp, şıp sesi duyuluyordu.

Kael, cesedin üzerinden kalkmadı. Ellerini o bükülmüş metalden çekemedi. Parmakları kilitlenmişti (kramp).

Yüzü, hem kendi kanı hem de adamın kanıyla kaplıydı. Gözlerindeki kum taneleri yüzünden ağlıyormuş gibi görünüyordu ama o yaşlar acıdandı, üzüntüden değil.

Halid'in çizmeleri görüş alanına girdi.

Kael başını kaldırmadı. Sadece elindeki o iğrenç, şekilsiz metale baktı.

"Zor oldu," dedi Kael. Sesi çatallıydı, boğazı zımpara kağıdı gibiydi. "Ölmedi. Direndi. Demir... demir işini yapmadı."

Halid eğildi. Kael'in kilitlenmiş parmaklarını tek tek, zorla açtı ve o kanlı hurdayı elinden aldı.

"Demir işini yapmadı," diye onayladı Halid. Sesi buz gibiydi. "Çünkü o bir silah değildi Kael. O bir yüktü. Sen adamı kılıçla öldürmedin. Sen adamı, o metali kullanarak kendi ellerinle boğdun."

Halid, Kael'i ensesinden tutup ayağa kaldırdı. Kael'in bacakları titriyordu.

"Bak," dedi Halid, yerdeki cesedi göstererek. Adamın boynu, metalin baskısıyla şekilsiz bir et yığınına dönmüştü. Morarmış, ezilmişti. Temiz bir ölüm değildi. Vahşi, ilkel bir cinayetti.

"Eğer elinde gerçek bir çelik olsaydı," dedi Halid, "o adam acı çekmeden gidecekti. Sen de bu kadar yorulmayacaktın. Yetersiz donanım, savaşı işkenceye çevirir."

Kael, omzundaki yaraya bastırdı. Elindeki sıcak kanın tadı, ağzına dolan metalik tat...

"Bir daha asla," dedi Kael. Gözlerini cesetten ayırmadı. "Bir daha asla kör bir dişle ısırmayacağım."

Halid, elindeki kanlı, bükülmüş kılıcı zindanın köşesine fırlattı. Metal, tok bir sesle duvara çarptı ve pisliğin içine düştü.

"O zaman kendine keskin bir diş bulacaksın," dedi Halid. "Şimdi yürü. Malik seni bekliyor. Ve omzunu dağlamamız lazım."

Kael, zindandan çıkarken arkasına bakmadı. Ama o boğuşmanın hissi, o kemiklerin elinin altında ezilme hissi, parmak uçlarına sonsuza dek kazınmıştı. Çocukluğu, o paslı demirle birlikte o çukurda kalmıştı.

Zindanın havası artık rutubet kokmuyordu.

Hava; dışkı, açılmış bağırsaklar ve sıcak, metalik bir bakır kokusuyla –taze kanın kokusuyla– ağırlaşmıştı.

Kael, hala o sıska, tek gözü kör adamın cesedinin üzerinde oturuyordu. Dizleri adamın göğüs kafesine baskı yapmaya devam ediyordu, sanki kalkarsa ceset tekrar canlanıp boğazına yapışacakmış gibi bir refleksle kilitlenmişti.

Nefes alıp verişi, zindanın taş duvarlarında yankılanan düzensiz, hırıltılı bir ritimdi. Her nefeste ciğerlerine o ölümün tadı doluyordu.

Sağ elinde, o lanet olası metal parçası vardı.

 bükülen, az önceki boğuşmada ise bir silah olmaktan çıkıp sadece kör bir manivelaya dönüşen o paslı garnizon kılıcı.

Metal, adamın göğüs kemiklerinin arasına sıkışmıştı. Kael, adamın son nefesini verirken çıkardığı o hırıltıyı duyduğunda bile durmamış, metali itmeye devam etmişti. Çünkü kesmemişti. Ezmiş, yırtmış ve delmişti.

"Kalk," dedi Halid'in sesi.

Ses, karanlığın içinden gelen bir emir gibi değil, bir yargıç tokmağı gibi netti.

Kael, başını kaldırmadı. Gözlerini, adamın açık kalmış, donuklaşan tek gözünden ayıramıyordu. O gözde hala son anın dehşeti, o hayatta kalma arzusunun sönüşü asılı kalmıştı.

Kael, elindeki metali çekmeye çalıştı.

GIRÇ.

Metal gelmedi. Bükülen uç, adamın kaburgalarına dolanmıştı.

Kael dişlerini sıktı. Midesindeki safra boğazına kadar yükseldi ama yutkundu. İçindeki Kudret (Aura), o biyolojik ateş, hala damarlarında adrenalinle karışık bir zehir gibi dolaşıyordu. Öfkeyle asıldı.

ÇAT!

Kılıç, adamın göğsünden çıkmadı. Kırıldı.

Kael'in elinde sadece paslı kabza ve bir karışlık, ucu yamuk bir metal parçası kaldı. Kılıcın geri kalanı, o kirli işi bitirmek üzere adamın bedeninde, bir mezar taşı gibi gömülü kalmıştı.

Kael, elinde kalan parçaya baktı. Titreyen parmaklarından sızan kan, metalin paslı yüzeyinde yollar çiziyordu.

"Çöp," diye fısıldadı Kael. Sesi çatallıydı, kendisine ait değilmiş gibi yabancıydı. "Hepsi çöp."

Kael, cesedin üzerinden yana doğru yuvarlandı ve çamurlu zemine sırtüstü uzandı. Tavandaki yosunlu taşlara bakarken, vücudundaki her Hayati Zerre (hücre) sızlıyordu.

Yan tarafta Malik, yere çökmüş, kendi ellerine bakıyordu. Devasa çocuğun yüzü kireç gibiydi. Önünde, göğüs kafesi çekiçle içeri göçmüş olan iri yarı mahkum yatıyordu. Malik silah kullanmamıştı. Elindeki çekici bir silah gibi değil, korkusunu bastıran bir kalkan gibi savurmuştu. Ve sonuç, mutlak bir yıkımdı.

"Hocam..." dedi Malik, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Ben... ben sadece dursun istedim. Öldürmek istemedim."

Halid, meşalenin titrek ışığında belirdi. Çizmeleri, yerdeki kanlı çamurun üzerinde tok sesler çıkarıyordu. Malik'in yanına geldi, elini çocuğun omzuna koydu.

"İstememen önemli değil Malik," dedi Halid. Sesi sertti ama içinde garip bir şefkat kırıntısı vardı. "O istedi. O seni öldürmek istedi. Sen ise doğanın kanununa uydun. Güçlü olan ayakta kaldı."

Halid, Malik'i zorla ayağa kaldırdı. Sonra Kael'in yanına yürüdü.

Kael hala yerdeydi. Gözleri boşluğa bakıyordu.

"Neden?" diye sordu Kael. "Neden bize bunu yaptırdın?"

Halid, Kael'in başucunda durdu. Gölgesi Kael'in üzerine düştü.

"Çünkü savaş, talim sahasındaki gibi temiz değildir Kael," dedi. "Savaş; ter kokar, bok kokar ve kan kokar. Kitaplarda okuduğun o kahramanlık hikayeleri yalandır. Gerçek bu. O adam seni öldürecekti. Tereddüt etseydin, şu an senin cesedini o çukurdan çıkarıyor olurdum."

Kael doğruldu. Oturur pozisyona geldiğinde başı döndü. Sağ kolundaki, adamın ısırdığı yerden sızan kan koluna yayılmıştı. Ama acı hissetmiyordu. Hissettiği tek şey, derin, buz gibi bir tiksintiydi.

Öldürdüğü için değil.

Nasıl öldürdüğü için.

"Zor oldu," dedi Kael, elindeki kırık kabzayı yere fırlatarak. Metal, taş zeminde tıngırdayarak uzaklaştı. "Kesmedi. Gırtlağını sıkmak zorunda kaldım. Kemiklerinin elimin altında kırıldığını hissettim. Çok... çok uzun sürdü."

Kael ellerine baktı. Ellerinde adamın derisinin parçaları, kanı ve teri vardı. Yıkayarak çıkmayacak bir kirlilik hissiydi bu.

"Eğer elimde gerçek bir silah olsaydı..." dedi Kael, gözlerini Halid'e dikerek. O gözlerdeki (biri mavi, diğeri altın) parıltı, masumiyetini kaybetmiş bir çocuğun değil, bir katilin soğukluğunu taşıyordu. "...o adam acı çekmeden ölecekti. Ben de bu kadar kirlenmeyecektim."

Halid, hafifçe gülümsedi. Bu, memnuniyet dolu, karanlık bir gülümsemeydi.

"Sonunda anladın," dedi Halid.

Gölge Komutan, yere eğildi ve Kael'in fırlattığı o kırık kabzayı aldı.

"Yetersizlik," dedi parçayı evirip çevirerek. "En büyük işkence budur Kael. Gücün var ama aracın yok. İçindeki okyanus taşmak istiyor ama elindeki musluk paslı. Bu yüzden her seferinde kendini ve karşındakini parçalıyorsun."

Halid parçayı zindanın köşesindeki pis su kanalına fırlattı. PLOP.

"Bu adamlar zaten ölüydü," dedi Halid, gerçeği açıklayarak. "İdam mahkumuydular. Yarın asılacaklardı. Ben sadece onlara bir şans verdim. Ve size de... bir ders."

Malik irkildi. "Biliyor muydunuz? Öleceklerini biliyor muydunuz?"

"Önemli olan bu değil," dedi Halid. "Önemli olan, o kafesin kapısı açıldığında hissettiğiniz o korkuydu. Ve o korkuyu nasıl yönettiğinizdi."

Halid, Kael'i ensesinden tutup ayağa kaldırdı. Kael sendeledi ama Halid onu bırakmadı. Yüzünü, yerde yatan cesede çevirdi.

"Bak," dedi. "Ona iyi bak. O senin ilk öğretmenin. Sana ne öğretti Kael?"

Kael, cesedin deforme olmuş boynuna, parçalanmış göğsüne baktı. Mührü, içindeki Tını (Mana), bu vahşet karşısında sessizce titreşiyordu. Void (Hiçlik), ölümü yadırgamıyor, aksine onu bir yakıt gibi benimsiyordu.

"Bana..." dedi Kael, derin bir nefes alarak. "...bir daha asla hazırlıksız yakalanmamayı öğretti. Bir daha asla kör bir bıçakla vurmamayı."

"Güzel," dedi Halid.

Halid, elini belindeki kendi kılıcına, o siyah kınlı, varlığıyla havayı bile ağırlaştıran silaha götürdü.

"Sıradan demir seni taşıyamaz Kael. Senin Kudretin (Auran) ve içindeki o kilitli şey, normal metali çürütür, büker ve kırar. Bugün yaşadığın o rezillik, elindeki malzemenin suçuydu."

"Nereden bulacağım?" diye sordu Kael. Sesi hırslıydı. Artık korkmuyordu. İstiyordu. Kendini tamamlayacak o parçayı istiyordu. "Beni taşıyacak metali nereden bulacağım?"

Halid başıyla yukarıyı, yeryüzünü işaret etti.

"Kessir Usta," dedi. "Malik'in babası. Onun mahzeninde, kimsenin kullanmaya cesaret edemediği, dövülmesi yasak bir cevher var."

Malik'in gözleri büyüdü. "Babamın o 'Lanetli Külçeler' dediği şeyden mi bahsediyorsunuz? O şeylere yaklaşmamı bile yasakladı! Onların... aç olduğunu söylüyor."

"Evet," dedi Halid, gözlerini Kael'e dikerek. "Tam da Kael'e lazım olan şey. Aç bir metal. Kanla beslenen, manayla sertleşen, sahibinin iradesiyle şekil alan bir metal."

Kael, kanlı ellerini yumruk yaptı.

"Gidelim," dedi. "Şimdi."

"Hayır," dedi Halid. "Önce temizleneceksiniz. O kanın kokusu üzerinize sinmesin. Yarın sabah gideceğiz."

Halid arkasını döndü ve çıkışa doğru yürüdü.

"Bu gece uyuyamayacaksınız," dedi merdivenlerden çıkarken. Sesi yankılandı. "Gözlerinizi kapattığınızda o kemik seslerini duyacaksınız. Alışın. O ses, hayatta olduğunuzun kanıtıdır."

Kael ve Malik, zindanın karanlığında bir anlığına yalnız kaldılar.

Malik, hala titriyordu. "Kaptan... ben... o adamın yüzünü unutamıyorum."

Kael, Malik'in yanına gitti. Sağlam elini arkadaşının omzuna koydu. Kael'in dokunuşunda, eskiden olmayan bir ağırlık, bir yetişkinlik vardı.

"Unutma Malik," dedi Kael. "Sakın unutma. Eğer unutursan, o adam boşuna ölmüş olur. O adamı hatırla ki, bir daha o çekici savurduğunda tereddüt etmeyesin."

Malik başını salladı. Gözlerindeki çocuksu parıltı sönmüş, yerini daha gri, daha sert bir bakış almıştı.

Kael son kez cesede baktı. İçindeki çocuk, o zindanda, o kırık metal parçasıyla birlikte ölmüştü.

"Hoşça kal," diye fısıldadı cesede. "Ve teşekkür ederim."

Zindandan çıktıklarında, dışarıda gece olmuştu. Gökyüzündeki yıldızlar Kael'e her zamankinden daha soğuk ve uzak göründü. Ama umurunda değildi.

Artık gökyüzüne bakmıyordu.

Yere, toprağa ve ellerine bakıyordu.

Yarın, o eller boş kalmayacaktı. Yarın, Siyah Diş'in (Blackfang) doğumu için ateşi yakacaklardı. Ve bu sefer, metal kırılmayacaktı.

More Chapters