(Zaman: Kael 8 Yaşında)
Solgard'ın kuzeyindeki garnizon eğitim sahasına çöken şafak, bir önceki günün sisli griliğini dağıtmamış, aksine üzerine metalik bir ağırlık eklemişti. Hava, yaklaşan kışın habercisi olan keskin bir ayaz taşıyordu. Ancak Kael ve Malik için soğuk, artık derinin üzerinde hissedilen bir hava durumu değil, kemiklerin içinde yaşanan bir mücadeleydi.
Kael, avlunun ortasında duruyordu. Elleri, günlerdir tuttuğu tahta sopaların nasırlarıyla kaplanmış, parmakları pençe şeklini almıştı. Vücudu, Halid'in acımasız eğitimiyle değişmişti. Omuzları genişlememiş olsa da duruşu dikleşmiş, Hayati Zerreleri (hücreleri) sürekli bir alarm durumunda yaşamaya alışmıştı. Kudreti (Aurası), karnının derinliklerinde sönük ama inatçı bir kor gibi yanıyordu.
Karşılarında, Halid ibn Valyr duruyordu. Ancak bu sefer elinde o esnek, kırbaç gibi şaklayan söğüt dalları ya da yontulmuş tahta sopalar yoktu.
Halid'in ayaklarının dibinde, yağa bulanmış kaba bir branda bezine sarılı, uzun ve şekilsiz bir yığın duruyordu.
"Tahta," dedi Halid, sesi sabahın sessizliğini yararak. "Tahta affedicidir. Esner. Hafiftir. Hatayı emer. Size form öğretir."
Halid eğildi ve brandanın düğümünü çözdü. Kumaşın açılmasıyla birlikte, burna keskin, genzi yakan eski yağ ve pas kokusu doldu.
"Ama düşmanlarınız tahtadan yapılma olmayacak," diye devam etti Halid. Brandayı sertçe kenara çekti.
ÇINNN.
Metalin metale sürtünme sesi, Kael'in Ruh Kanallarında (sinirlerinde) nahoş bir titreşim yarattı.
Yerde, Solgard'ın en alt kademe piyadelerine dağıtılan, estetikten yoksun, kaba, ağır ve gri demirden yapılma silahlar yatıyordu. Bunlar soyluların belinde taşıdığı, kabzası mücevherli, hafif alaşımlı zarif kılıçlar değildi. Bunlar, öldürmek için değil, ezmek ve parçalamak için dökülmüş, "ölü" metal yığınlarıydı.
"Alın," dedi Halid.
Malik tereddüt etmeden öne çıktı. İri elleri, yerde duran devasa, sapı deriyle kaplanmış çift ağızlı bir baltaya uzandı. Malik'in doğası topraktı; ağırlık onu korkutmaz, aksine ona güven verirdi. Baltayı kaldırdığında yüzünde garip bir huzur belirdi. Sanki kayıp bir uzvunu bulmuş gibiydi.
Sıra Kael'deydi.
Kael, yerde duran iki kısa kılıca (scimitar benzeri, hafif kavisli palalar) baktı. Bunlar, Halid'in ona öğrettiği "İkiz Diş" stiline uygun silahlardı ama görüntüleri bile ağırdı. Kabzaları aşınmış, namluları yer yer kararmıştı.
Eğildi ve kılıçların kabzalarını kavradı.
Temas ettiği an, Kael'in vücudu irkildi.
Soğuk.
Bu, buzun soğukluğu değildi. Bu, yaşamın yokluğuydu. Tahta sopaları tuttuğunda, ağacın dokusunda hala bir yaşam kırıntısı, bir sıcaklık hissederdi. Ama bu demir... Bu demir, Kael'in avucundaki sıcaklığı saniyeler içinde emdi. Metal, Kael'in Kudretini (Aurasını) tanımıyor, ona tepki vermiyor, sadece varlığıyla Kael'i aşağı çekiyordu.
"Kaldır," dedi Halid.
Kael, bacak kaslarını gerdi ve kılıçları yerden kesti.
Ağır. İnanılmaz derecede ağır.
Kael'in bilekleri, metalin kütlesi karşısında titredi. Kollarındaki Hayati Zerreler, bu ani yük karşısında sızlamaya başladı. Bu kılıçlar dengesizdi. Ağırlık merkezi kabzada değil, namlunun ucuna doğru kaymıştı. Onları havada tutmak bile, sürekli bir kas eforu gerektiriyordu.
"Nasıl?" diye sordu Halid, Kael'in titreyen kollarına bakarak.
"Ölü..." dedi Kael, dişlerini sıkarak. "Bunlar ölü. İçlerinde hiçbir şey yok."
"Çünkü onlar sadece demir," dedi Halid. "Onların ruhu yok Kael. Onların iradesi yok. Onlara ruhu sen vereceksin. İradeyi sen koyacaksın."
Kael, kılıçları dik tutmaya çalıştı ama uçları toprağa bakıyordu. İçindeki okyanus, o mühürlü Tını (Mana), bu yetersizlik hissine anında tepki verdi. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü ısındı.
Bana ver... diye fısıldadı içindeki o kibirli ses. O paslı demire bir damla Tını akıtayım... Onu tüy gibi hafifleteyim... Rüzgarla keskinleştireyim...
Çok kolaydı. Mührü milimetrik bir seviyede aralasa, manayı kılıçların moleküler yapısına iletse, metal "uyanır" ve Kael'in iradesine boyun eğerdi. O zaman bu kılıçlar ağır gelmez, kolunun bir uzantısı olurdu. Büyücüler böyle yapardı. Silahlarına efsun basarlardı.
"Gözlerin parlıyor Anomali," dedi Halid'in sesi, bir kırbaç gibi şakladı.
Kael irkildi. Halid, elinde kendi siyah kılıcıyla, Kael'in dibinde bitmişti.
"Mührü kullanmayı düşünüyorsun," dedi Halid. Sesi tehlikeli derecede sakindi. "O demire 'hafifle' emri vermek istiyorsun."
"Çok ağırlar..." dedi Kael, kollarındaki titremeyi durduramayarak.
Halid, kılıcının tersiyle Kael'in sağ elindeki namluya sertçe vurdu.
ÇINNN!
Titreşim, Kael'in kolundan omzuna, oradan boynuna kadar yayıldı. Kemikleri sızladı. Kılıcı elinden düşürmemek için tırnaklarını kabzaya geçirdi.
"Eğer o kılıca Tını (Mana) yüklersen," dedi Halid, "o kalitesiz demir senin gücünü taşıyamaz. Isınır, gevrekleşir ve ilk darbede cam gibi patlar. Ayrıca..." Halid Kael'in göğsüne parmağını bastırdı. "Senin bedenin o akışı kaldıramaz. Kolunu yakarsın."
Kael derin bir nefes aldı ve Mührü zihninde kilitledi. Manayı geri itti. Geriye sadece cılız kasları ve yerçekimi kaldı.
"Auranı kullan," dedi Halid. "Kudretini silaha değil, silahı tutan bileğine, dirseğine ve omzuna ver. Demirle savaşma. Demirin ağırlığını kabul et."
Kael gözlerini kapattı. Karnındaki o sıcak noktayı, Aura Çekirdeğini hissetti. O ısıyı kollarına pompaladı.
Bu büyü değildi. Bu, biyolojik bir takviyeydi. Adrenalin ve kan akışını, iradesiyle kaslarına yönlendirdi. Pazıları sertleşti. Bilekleri kilitlendi.
Kılıçlar hafiflemedi. Ama Kael güçlendi.
"Şimdi," dedi Halid, geri çekilerek. "Dans başlasın. Bana saldırın. Öldürmek için."
Malik, elindeki ağır baltayla bir boğa gibi atıldı. Baltayı savurduğunda hava hışırdayarak yarıldı. Malik'in sorunu ağırlık değildi; ivmeydi. Baltayı bir kez savurduğunda, durdurması imkansızdı.
Halid, Malik'in darbesinden bir yaprak gibi sıyrıldı. Baltanın ivmesi Malik'i döndürdü ve dengesini bozdu. Halid, kılıcının kabzasıyla Malik'in sırtına vurdu. Malik tökezledi ama düşmedi. "Demir Deri" (Iron Skin) aurası, darbeyi emmişti.
Sıra Kael'deydi.
Kael, ikiz kılıçlarıyla öne atıldı. Zihni "hızlı ol" diyordu ama ellerindeki demir "yavaşla" diyordu.
Sağ kılıcıyla (Saldırı) bir kesiş denedi.
Halid, kendi kılıcını tembelce kaldırdı ve Kael'in kılıcını karşıladı.
KRENG.
Kael'in kolu uyuştu. Darbe, tahta sopaların o tok sesine benzemiyordu. Metalin metale çarpması, vücudundaki tüm İç Örgüyü (sinir sistemini) sarsan bir şok dalgası yaratmıştı. Dişleri birbirine çarptı.
"Yavaşsın," dedi Halid. "Demirin ağırlığı seni yönetiyor. Sen demiri yönetmelisin."
Halid, bir kontra atakla Kael'in sol kılıcına (Savunma) vurdu. Kael blokladı ama darbenin şiddetiyle geriye savruldu. Ayakları çamurda kaydı.
Kael durdu. Nefes nefese kalmıştı. Kollarındaki damarlar şişmişti.
"Bu haksızlık," diye düşündü. "Büyücüler bir fısıltıyla dağları deviriyor. Ben neden bu paslı demir parçalarını kaldırmak için canımı veriyorum?"
"Söylenmeyi bırak," dedi Halid, sanki düşüncelerini okumuş gibi. "Bir büyücü, manası bittiğinde ölü bir adamdır. Ama sen... senin kolundaki bu güç, senin ciğerlerindeki bu hava bitene kadar senindir. Bu demir sana ihanet etmez Kael. Büyü ihanet eder, mühür ihanet eder ama çelik... çelik dürüsttür."
Halid tekrar gardını aldı.
"Tekrar. Bu sefer ağırlığı savurma. Ağırlığı yönlendir. Momentum. Bir nehir gibi. Kılıç nereye gitmek istiyorsa oraya git, sonra onu kendi yoluna çevir."
Kael, kılıçları tekrar kaldırdı.
Bu sefer onlara "ölü bir yük" olarak bakmadı. Onları, kolunun uzantısı olan ağır pençeler olarak hayal etti.
Malik yanına geldi. İki çocuk, yan yana durdular. Biri dağ gibi ağır, diğeri rüzgar gibi keskin olmaya çalışıyordu ama ikisi de henüz hamdı.
"Geliyoruz," dedi Malik.
Saldırdılar.
Öğle güneşi tepelerine dikilene kadar demir sesleri ormanda yankılandı. Kael'in avuç içleri patladı. Deri kabza, kanla ıslandı ve kayganlaştı. Her darbede omzu yerinden çıkacak gibi oluyordu.
Ama bırakmadı.
Günün sonunda, Kael kılıçları yere sapladığında, kolları istemsizce titriyordu. Tişörtünü sıkacak kadar terlemişti.
Halid, matarasından su içerken onlara baktı.
"Metali hissettiniz mi?" diye sordu.
Kael, kanlı ellerine baktı. Sonra yere saplı, paslı, çentiklerle dolu kılıca.
"Soğuk," dedi Kael. "Ve acımasız."
"Evet," dedi Halid. "Dünya gibi. Büyü, dünyayı pembe bir rüya gibi gösterir. Ama çelik... çelik sana gerçeği söyler. Zayıfsan, kaldıramazsın. Dikkatsizsen, kendini kesersin."
Halid, Kael'in yanına geldi ve yerdeki kılıcı çekip aldı. Bir bez parçasıyla üzerindeki çamuru ve kanı sildi.
"Bugün bu demirle savaştın Kael. Onunla kavga ettin. Ama bir gün gelecek..." Halid kılıcı havada bir tüy gibi çevirdi ve kınına soktu. "...bu ağırlığı hissetmeyeceksin bile. O zaman, kılıç senin kemiğin olacak."
Kael, boşalan ellerine baktı.
Hala o ağırlığı, o hayalet baskıyı hissedebiliyordu. Kudreti, o metalin şeklini almış gibiydi.
"Yarın," dedi Kael, gözlerindeki o inatçı parıltıyla. "Yarın daha hafif gelecek."
"Umarım," dedi Halid, arkasını dönüp giderken. "Çünkü yarın size kılıç değil, kalkan vereceğim. Ve ben vuracağım."
Akşam alacakaranlığı çökerken, Kael ve Malik malikaneye doğru yürüyorlardı. Kael'in her adımı ağrılıydı. Ama içinde garip bir tatmin duygusu vardı.
Tını (Mana) yoktu. Mühür kapalıydı. Hiçlik uyuyordu.
Sadece kendi kasları, kendi teri ve kendi iradesi vardı. Ve bu sefer, başardığı şey –ayakta kalmak– tamamen kendisine aitti.
Demir soğuktu. Ama Kael'in içindeki ateş, onu ısıtmaya başlamıştı.
