Cherreads

Chapter 47 - KESİK VE KAN

 

Zaman, Solgard'ın büyüyen garnizon ormanlarında bir nehir gibi değil, bir buzul gibi akmıştı: Yavaş, ezici ve şekil verici.

Mevsimler dönmüş, yaprakları çürümüş ve yeniden yeşermişti ama Vael'thra Malikanesi'nin "Hasta Çocuğu" efsanesi, yeri gölgelerde fısıldanan başka bir söylentiye bırakılmıştı. Artık kimse Kael'in yüzünde çarşıda, pazarda veya soylu davetlerinde görmüyordu. O, sadece dağılmadan önce orman sınırında beliren ve günün kayboluşunda kaybolan bir hayalete dönüşmüştü.

Garnizonun taş döşeli talim avlusu, sabah ayazının buz tutmuştu. Hava o kadar soğuktu ki alınan her nefes ciğerlere saplanan bir bıçak görülüyordu. Ancak avlunun ortasındaki iki siluet için soğuk, sadece aşılması gereken bir detaydı.

TAKK.

Ahşap değil. Demir sesi. Ama temiz bir çınlama değil; boğuk, ağır, kemik kıran bir çatışma sesi.

Kael, yaşında bir çocuğun sahip olması gereken bir hızla yana doğru kaydı. Vücudu uzamış, çocuksu yumuşaklık yeri, derinin altında gerilen çelik halatlar gibi sert ve belirgin kas liflerine bırakmıştı. Üzerinde, Halid'in zorla giydirdiği, hareket kabiliyetini kısıtlayan ağırlık yelekleri mevcuttu ama Kael sanki depolarıyla özel bir anlaşma yapmışçasına sistemlerdi.

Karşısında Halid ibn Valyr ortaya çıkıyor. Gölge Komutan, elindeki körelmiş eğitim kılıcını (scimitar) tembelce savuruyor gibi görünse de, her darbesi bir kayayı parçalayacak kadar yüklüydü.

"Yavaşsın" dedi Halid. Sesi buz gibiydi. "Düşünüyorsun Kael. Düşünce, kasın düşmanıdır. Düşünürsen, ölürsün."

Cevap kesinlikle. Ciğerlerindeki havayı ekonomik kullanmayı öğrenmişti. Sol elindeki kılıcı (Savunma) ters tutuşla kaldırıldı ve Halid'in omzuna inen darbesini saptırdı. Sağ elindeki kılıçla (Saldırı) ise Halid'in karınlarına, zırhının eklenmesi yerine ani bir hamle yaptı.

Bu, bir çocuğun refleksi değildi. Bu binlerce kez tekrarlanmış, Etin Hafızasına kazınmış, Ruh Kanalları (sinir sistemi) üzerinden yapılan işlemlerden daha hızlı iletilen bir ölüm emriydi.

Halid, Kael'in bu hamlesini gördüğünde gözlerinde mikroskobik bir özgürlük belirdi. Geri çekilmedi. Kendi kılıcının kabzasıyla Kael'in saldırısını blokladı.

ÇANG.

Titreşim, Kael'in bileğinden omuzuna kadar görülüyor. Kemikleri sızdırdı ama yüz ifadesi değişmedi. Acı, artık onun için bir uyarı değil, sadece bir veriydi.

"Daha iyi" dedi Halid, geri çekilerek. "Ama yetmez. Kudretini (Auranı) hala saklıyorsun. Kılıca aktarıyorsun. Demir, senin elinde ölü bir dal gibi duruyor."

Kael derin bir nefes aldı ve geri çekildi. Göğsü, demirci körlüğü gibi kalkıyordu.

"Korkuyorum" dedi Kael, dürüstçe. "Eğer Kudretimi tam verirsem... eğer o içeriğiki sıcaklıkları metale yüklersem..."

"Ne olur?" diye sordu Halid. "Patlar mı? Kırılsın. Eğer senin gücünü taşıyamıyorsa, o kılıç zaten çüptür. Bir savaşçı, silahını korumak için kendini tutmaz. Silah, savaşçıya yetişmek zorundaydı."

Halid tekrar gardını aldı. Bu sefer şakası yoktu. Yaydığı Öldürme Niyeti, avludaki buzları çatlatacak kadar yoğundu.

"Bana vur Kael" dedi Halid. "Büyü yapma. Tını kullanma. O lanetli Mührü kapalı tut. Sadece... Bedenindeki, o kılıcın ucuna kadar it. Beni kesmeye çalış. Yapamazsan, bu gece o ağırlık yelekleriyle uyursun."

Kael, dişlerini sıktı. Ortamdaki o kimlik, ilkel düğüm sıkılaştırıldı.

Kudret (Aura)...

Bu, büyücülerin kullandığı, renkli Tını değildi. Bu, Kael'in topraklarında yemekten, soluduğu havadan, Malik ile taşıdığı kayalardan damıttığı saf, biyolojik yaşam enerjisiydi. Karnının altında Aura Çekirdeği ısındı.

Kael, bu ısıyı kollarına pompaladı.

Damarları, derisinin altında hafifçe belirginleşti. Kasları şişmedi ama yoğunlaştı. Hayati Zerreleri, yaklaşan çatışma için sertleşti.

Kael fırladı.

Bu seferki hızı, bir önceki hamlesinden iki kat daha fazlaydı. Yerdeki buz tabakası, ayağını bastığı yerde örümcek ağı gibi çatladı.

Halid'in soluna doğru bir şekilde yapmayıca yaptı, sonra aynı yönde değişiklik yapıp sağ gözlerinde geçti. Halid'in savunmasında, koltuğun hemen altında, zırh plakalarının birleştiği o milimetrik vatandaşlar görüldü.

Şimdi.

Kael, tüm fiziksel gücünü, tüm ağırlığını ve içindekileri o patlamaya hazır Kudret nehrini sağ bileğine yığdı.

Kılıcı savurdu.

Bu darbe, bir talim darbesi değildi. Bu, bir infaz idamuydu. Metal, havayı yararken islık çalar. Kael, kılıcın ucunun Halid'in zırhına ulaşacağını biliyordu. Orada açıktı. Güç oradaydı.

Ancak...

Kılıç, Halid'in zırhına değmeden hemen önce havada garip bir direnişle karşılaştı. Bu direnç Halid'den gelmemişti. Kılıcın kendisinden bağımsızdır.

Kael'in elindeki o standart, garnizon malı, ucuz karbon çeliğinden dövülmüş kılıç, Kael'in ona yüklediği Kudret kaldırılamadı.

Kael'in aurası o kadar ağır, o kadar yoğundu ki, metalin iç yapısındaki Tınlaşım bozuldu. Metal, bu malzemenin iletmek yerine enerjiye direnç gösterdi.

Ve kaçtı etti.

Tam darbe anında, kılıçtan tiz, açık, metalik bir çığlık yükseldi.

ÇIT.

Kılıç kırılmadı. Daha kötüsü oldu.

Kılıcın türüsu, sanki hamurdan yapılmış gibi büküldü.

Kael'in savurduğu o muazzam güç, hedefe (Halid'e) aktarılamadı. Bükülen metalin içinde sıkıştı ve geri tepti.

Kael'in bileği, kendi gücünün geri tepmesiyle kütürdedi. Dengesini kaybetti. Bükülen kılıç Halid'in zırhına yanaşmasını sağladı ve sekti. Kael, kendi ivmesiyle öne doğru savruldu ve yüzüstü buzlu zemine kapaklandı.

Sessizlik.

Sadece Kael'in hırıltılı nefesi ve rüzgarın uğultusu vardı.

Kael, titreyen elleriyle yerden destek alıp doğruldu. Sağ elindekilerin hepsine baktı.

Bu bir kılıç artık yoktu.

Namlusu 'L' harfi şeklinde bükülmüş, yüzeyi çatlamış, metalin rengi grileşmiş, işe yaramaz bir demir parçasıydı.

"Büküldü..." dedi Kael, şaşkınlıkla. "Kırmadım. Büküldü."

Halid, yavaş adımlarla Kael'in yanına geldi. Yerdeki buzlara bırakılması ses, Kael'in boyutlarıki hayallerindekiyle birlikte geliştirildi. Halid eğildi ve Kael'in elindeki o ucube metal parçasını aldı.

di.

"Kırmadın" dedi Halid. Sesi, bir öğretmenin değil, bir ustanın teşhisi görülüyor. "Onu boğdun Kael."

Halid, bükülmüş kılıcı Kael'in önüne fırlattı. Metal, buzun üzerinde kayıp Malik'in ayaklarının durduğu yerde durdu. Kenarda antrenman yapan Malik, devasa savaş gücünü indirip merakla yaklaştı.

"Senin sorunun yeteneksizlik değil" dedi Halid, Kael'i ensesinden çıkarıp kaldırırken. "Senin sorununun, elindeki malzemenin senin doğana hakaret olması."

Kael, sızlayan bütçesini sürdürdü. "Anlayamadım. Gücümü verdim. Doğru vurdum. Neden kesildi?"

"Çünkü o demir ölü" dedi Halid. "O bir kalıba döküldü, soğutuldu ve binlerce asker için kopyalandı. Onun bir ruhu yok. Senin gibi bir 'Anomali'nin aurasını, o yoğun yaşam enerjisini iletemez. Sen ona güç verdiğinde, o metal bu enerji olarak değil, baskı olarak algıladı. Ve pes etti."

Halid, kendi belindeki kılıcı, o siyah kınlı, kabzası yıpranmış ama yaydığı aura ile havayı bile kesen o piyade hafifçe okşadı.

"Bir şövalye, kılıcına güvenir. Ama bir usta... Bir usta, kılıcının sınırında bilir. Senin sınırın yok Kael. Ama elindeki demirin var."

Kael, yerdeki hurdaya baktı. İçindeki öfke, başarısızlık hissiyle karıştı. Büyüttüğü için gereğinden fazla yetersizdi. Şimdi savaşçı olmaya devam etmiyor ama bu sefer silahı yetersizdi. Evren sanki ona sürekli "Yetersizsin" diyordu.

"Ne yapacağım?" diye sordu Kael. Sesi hırslıydı. "Yumruklarımla mı dövüşeceğim?"

"Hayır" dedi Halid. Gözlerini Malik'e çevirdi. "Hak edeceksin."

Halid, Malik'in elindeki devasa, kaba demirden antrenman yapılmadığını işaret etti. Çekicin sapı çatlamıştı. Malik'in kaba gücü de silahlarını zorluyordu.

"İkiniz de..." dedi Halid. "Büyüdünüz. Kaslarınız sertleşti. Auranız yoğunlaştı. Artık çocuk oyuncakları ile oynayabilirsiniz. Eğer istiyorsanız, sizi taşıyacak bir çeliğe ihtiyacınız var."

"Nereden bulacağız?" diye sordu Malik. "Babamın deposundaki en iyi çelik bile elimde yamuluyor."

Halid, "Babanın dükkanında değil" dedi. Yüzünü kuzeye, dağların dönüşümü değişti. "Ama babanın hurdalığında... belki."

Halid, Kael'e döndü.

"O bükülen demiri al Kael. Odana as. Ona baktığında bunu biliyor: Güç, sadece kolda değildir. Güç, kolun içerirler şeydedir. Eğer o şey çürükse, senin gücünün sadece kendine zarar verir."

Kael, yerdeki bükülmüş kılıcı aldı. Metal soğuktu. Ölüydü.

Ama Kael'in eli sıcaktı.

"Kesir Usta..." dedi Kael. "Onda bir şey var. Biliyorum. Hurdalığın en yaygın olduğu yer. O siyah metal."

Halid güya.

"Kara Çelik" dedi. "Aç metal. Dövülmesi yasak olan cevher. Eğer onu istiyorsan, sadece parasını değil... bedelini de ödemeye hazır olmalısın."

Kael, bükülmüş kılıcı değiştirici kavradı.

"Hazırım," dedi.

O an, Kael sadece bir silah istemediğine karar verdi. O, bir uzuv istiyordu. kendisi gibi "anomali" olan, kendisi gibi aç, kendisi gibi karanlık bir metal.

Siyah Diş'in (Blackfang) hayali, o sabah o bükülmüş hurdanın gölgesinde doğdu.

"Bugünlük bitti" dedi Halid, arkasını dönerken. "Yarın kılıç talimi yok. Yarın... örs ve çekiç var. Gidin ve ellerinizi nasır hazırlayın."

Kael ve Malik, avluda yalnız kalmışlar. Malik, Kael'in omzuna o geniş elini koydu.

"Kaptan" dedi Malik. "Sanırım artık demirci çırağı olma vaktimiz geldi."

Kael, elindeki işe yaramaz metale baktı ve onu bir kenara fırlattı. Metal, buzun üzerinde kayarak uzaklaşır.

"Hayır Malik," dedi Kael. "Çırak değil. Sahip olacağız."

 

(PART 2): KESİK VE KAN

Avludaki sessizlik, rüzgarın uğultusundan daha ağırdı.

Kael, elindeki 'L' harfi şeklinde bükülmüş, grileşmiş metal parçasına bakarak ağır ağır nefes alıyordu. Ciğerleri, Hayati Zerrelerinin (hücrelerinin) talep ettiği oksijeni sağlamak için körük gibi çalışıyor, her solukta havaya beyaz buhar bulutları karışıyordu. Sağ bileği zonkluyordu. Kendi Kudretinin (Aurasının) geri tepmesi, kemik zarında ince, iğneleyici bir sızı bırakmıştı.

"Çöp," dedi Kael, bükülmüş kılıcı buzlu zemine fırlatarak. Metal, tok ve acınası bir sesle taşa çarptı.

Halid ibn Valyr, olduğu yerde kımıldamadan duruyordu. Gölge Komutan, kılıcını kınına sokmadı. Kael'in öfkesini, Malik'in şaşkınlığını ve yerdeki hurdayı izledi. Sonra, yavaşça elini göğsüne götürdü.

Üzerinde, Solgard'ın en iyi deri ustaları tarafından işlenmiş, siyah, çok katmanlı, sertleştirilmiş bir talim zırhı vardı. Bu zırh, sıradan bir çeliği durdurabilecek kadar sağlamdı.

Halid, parmağını göğüs kafesinin tam üzerine, kalbinin hizasına koydu.

"Yaklaş," dedi Halid. Sesi, buzun çatlama sesi kadar netti.

Kael, sızlayan bileğini ovarak bir adım yaklaştı. Malik de merakla eğildi.

Halid'in parmağının durduğu yerde, o kalın, siyah derinin üzerinde incecik, neredeyse görünmez bir çizik vardı.

Deri yırtılmıştı.

Altındaki metalik astar hafifçe çizilmişti.

Ve o çiziğin içinden, tek bir damla, koyu kırmızı bir boncuk gibi sızan kan görünüyordu.

Kael durdu. Gözleri o kızıl noktaya kilitlendi.

"Kestim..." diye fısıldadı Kael. Şaşkınlığı sesine yansımıştı. "Seni kestim."

Kılıcı bükülmüştü. Metal iflas etmişti. Vuruş anında silahın yapısı bozulmuştu. Ama buna rağmen, Kael'in o patlayıcı Kudreti, o "Öldürme Niyeti", çürük demirin üzerinden atlayıp hedefe ulaşmıştı. Demiri bükmüş ama Halid'i çizmeyi başarmıştı.

Halid, parmağının ucundaki kan damlasına baktı. Sonra kanı eldivenine sildi.

"Demir seni sattı," dedi Halid, gözlerini Kael'e dikerek. "Metal, senin hızına ve ağırlığına dayanamadı. Ama iraden... iraden metali aştı. Eğer elindeki o hurda parçası değil de, gerçek bir namlu olsaydı..."

Halid cümlesini bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Eğer elindeki gerçek bir silah olsaydı, Halid'in göğsü yarılmış olacaktı.

"Bu bir zafer değil," dedi Halid sertçe, çocukların gözündeki o anlık parıltıyı söndürerek. "Savaş alanında 'eğer' yoktur. Savaş alanında 'kılıcım kırıldı' bahanesi yoktur. Kılıcın kırılırsa, ölürsün. Düşman senin potansiyeline değil, cesedine bakar."

Halid arkasını döndü ve kılıcını kınına soktu. ŞLAK.

"Temizleyin," dedi, yerdeki bükülmüş metali işaret ederek. "O utanç abidesini alın. Akşama kadar bakımını yapın. Yarın sabah, o çöpü tekrar kullanacaksınız."

--------------------------------------------------------------------------------

Akşam, garnizonun taş duvarları arasına çöktüğünde, hava daha da soğumuştu.

Kael ve Malik, kışlaların arkasındaki ateşin başında oturuyorlardı. Kael'in kucağında, örsün üzerinde çekiçle düzeltmeye çalıştığı ama asla eski haline dönmeyecek olan o kılıç vardı. Metal yorgun düşmüştü. Yüzeyi çatlaklarla doluydu. Bir kez bükülen demir, bir daha asla aynı sertliği tutmazdı.

Kael, elindeki yağlı bezle kılıcın üzerindeki pası ve kiri siliyordu.

"Metalin ruhu öldü," dedi Malik, ateşe bir odun atarken. "Babam böyle derdi. Demir bir kere çığlık attı mı, bir daha şarkı söylemez."

"Biliyorum," dedi Kael. Kılıcı ateşe tuttu. Yüzeyindeki çizikler, alevin ışığında harita gibi parlıyordu. "Bu kılıç artık kesmez Malik. Sadece vurur. Bir sopa gibi."

Halid, karanlığın içinden sessizce belirdi. Ateşin başına gelip oturduğunda, Kael irkilmedi. Artık onun varlığına, o ağır ve tehditkar aurasına alışmışlardı.

"Yarın," dedi Halid, ateşi izlerken. "O paslı demirlerin sınırını göreceğiz. Bugün bir kumaşı kestin Kael. Benim derimi çizdin. Ama ben insanım. Benim derim yumuşak."

Halid, elindeki mataradan bir yudum aldı ve gözlerini Kael'e çevirdi. O bakışta, yaklaşan bir fırtınanın habercisi vardı.

"Bir canavarın derisini kesebilir misin? Obsidyen kadar sert pulları, magmadan damarları olan bir şeyi?"

Kael başını kaldırdı. Sağ gözündeki altın iris, ateşin yansımasıyla parladı. İçindeki Mühür, "Tehdit" kelimesini duyunca hafifçe titreşti.

"Denerim," dedi Kael.

"Deneme," dedi Halid. Sesi buz gibiydi. "Yap. Çünkü yarın karşındaki ben olmayacağım. Ben dururum. Merhamet ederim. Ama yarın getireceğim şey... o durmayacak."

Halid ayağa kalktı. Gölgesi, iki çocuğun üzerine devasa bir karaltı gibi düştü.

"Uyu Kael. Ve rüyanda o kılıcı değil... dişlerini bilediğini gör. Çünkü yarın o demir parçası elinde toz olduğunda, seni hayatta tutacak tek şey kendi dişlerin olacak."

Halid karanlığa karışıp gittiğinde, Kael elindeki işe yaramaz metale baktı.

Biliyordu. Yarın bir kırılma noktası daha olacaktı. Ve bu sefer kırılan sadece demir olmayabilirdi.

Kael, kılıcı kınına sokmadı. Yanına, toprağa sapladı.

"Yarın," diye fısıldadı ateşe. "Ya sen dayanacaksın demir... ya da ben senin yerine geçeceğim."

More Chapters