Kaneki günler sonra bunun bir adı olması gerektiğini düşündü.
"Zeki," dedi içinden.
Kelime durdu. Sonra çöktü. Yetmedi.
Suko'nun cevapları hızlı değildi. Bazen gecikiyordu bile. Ama hiçbir zaman fazla değildi. Bir kelime bile boşa düşmüyordu. Sanki cevap vermeden önce neyin cevaplanacağını değil, cevabın nereden geleceğini seçiyordu.
Bu, insan zekâsı değildi.
Üstünlük de değildi.
Karşılaştırılabilir hiç değildi.
Tanım tutmuyordu.
Lyria bir gün gülerek sordu: "Sen çok mu zekisin?"
Suko durdu. Bu duraksama düşünmekten değildi. Tartıyordu. Sonra başını hafifçe yana eğdi.
"Zekâ dediğin şeyin içi doluysa evet," dedi.
"Boşsa hayır."
Lyria anlamadı. Güldü. Konu kapandı.
Kaneki gülmedi.
O cümle kafasında kaldı çünkü yanlış değildi. Ama doğru da değildi. Mantıkla açıklanamıyordu ama mantığın dışına da çıkmıyordu. Zekâyı bir özellik gibi değil, bir kap gibi görüyordu sanki. İçine ne konulursa onun şekline giren bir şey.
Kaneki bunu geceleri düşündü.
Uykusu bölündü.
Sorular çoğaldı.
Suko bu sırada hiçbir şey yaşamıyordu.
Yakınlaşma yoktu.
Bağ yoktu.
Duygu yoktu.
Lyria yanındaydı çünkü oradaydı.
Kaneki vardı çünkü aynı ortamdaydılar.
Bu kadardı.
Ama Suko'nun fark etmediği bir şey vardı.
Kendisi değişmiyordu.
Etrafındaki herkes değişiyordu.
Kaneki'nin uykuları bozuldu. Düşünceler birikti ama sesli hâle gelmedi. Çünkü içgüdüsel olarak şunu biliyordu:
Sorarsa, cevap alacaktı.
Ve o cevap, geri alınabilir bir şey olmayacaktı.
Suko bunu fark etti mi?
Hayır.
Ama tanımsız olan şeylerin bir huyu vardı.
Fark etmese bile, sonuçları çoktan hesaplamış olurdu.
Ve Kaneki, farkına varmadan o hesapların içine girmişti.
