Cherreads

Chapter 7 - Bölüm 7

Zemin soğuktu. Naya bunu ilk fark ettiğinde acıyı henüz tam hissedemiyordu. Sanki bedeninin bazı yerleri ona ait değilmiş gibiydi. Nefesi düzensizdi; aldığı hava ciğerlerine ulaşamadan dağılıyordu.

Kadim eşin gölgesi üzerine düştü.

Bir şey oldu. Ne olduğunu anlayamadı. Sadece bedeninin istemsizce kasıldığını, dişlerinin birbirine vurduğunu fark etti. Acı, tek bir noktadan gelmiyordu; dalga dalga yayılıyor, sonra bir anda çekilip daha derin bir yerden geri dönüyordu.

Gözleri yanıp söndü.

Gördüğü şeyler net değildi artık. Ayna boyutu titreşiyor gibiydi; duvarlar uzuyor, sonra daralıyordu. Kadim eş konuşuyordu ama kelimeler birbirine karışıyordu. Yalnızca tonunu hissedebiliyordu: öfke, aşağılanma, bastırılmış bir kayıp.

"Dayanamazsın," dediğini duydu sanki.
Ya da bunu Naya kendi içinde mi söyledi, emin değildi.

Bir an geldi...
İçinde bir sıcaklık kıpırdadı.

Göğsünün tam ortasında, sanki derinlerde bir şey nefes almak istemişti. Mühür... onu hatırlattı kendine. Varlığını. Gücünü.

Ama uyanmadı.

Sadece bir anlığına, çok kısa bir anlığına, orada olduğunu hissettirdi. Sonra yeniden sustu. Sanki "henüz değil" demiş gibi.

Bu, Naya'nın canını daha çok yaktı.

Gözlerinden yaş aktığını fark etti ama ne zaman başladığını bilmiyordu. Dudakları aralandı; ses çıkmadı. Yardım istemeyi bile başaramıyordu artık. Sadece içinden, tekrar tekrar aynı düşünce geçiyordu:

Bitmeyecek...


Ben buradayım ve bu bitmeyecek...

Kadim eşin varlığı yaklaştı, sonra uzaklaştı. Arada bir bedenine değen şeyler oldu; Naya artık kaçıncı olduğunu ayırt edemiyordu. Zaman parçalanmıştı.

Gözleri bir kez daha kapandı.

Bu kez bayılmadı.
 Keşke bayılsaydı.

Acı artık bedenine ait değildi.

Naya bunu fark ettiğinde, yerde kıvrılıyor olmasına rağmen zihni tuhaf bir sakinliğe gömülmüştü. Nefesi hâlâ düzensizdi, göğsü yanıyordu ama düşünceler... düşünceler susmuştu. Yerine ağır bir boşluk çökmüştü.

Demek böyle, diye geçti içinden.
 Demek insan burada kırılıyor.

Kadim eşin sesi yankılanıyordu. Hakaretler, suçlamalar... Ama kelimeler anlamını yitirmişti. Naya sadece tonunu hissediyordu: kayıp, kıskançlık ve kontrol edemediği bir öfke.

Bir darbe daha gelecekti. Biliyordu.

Ama bu kez bedenini hazırlamadı.

Gözleri bir anlığına kapandı. İçine döndü.

Kaçmak için değil—kalmak için. Acıyı bastırmak için değil, onu olduğu gibi kabul etmek için.

İşte o an—

Kadim eşin hareketi düzensizleşti.

Öfkesi taşmıştı. Kontrolsüzdü. Gücünü ayarlamıyordu artık; vurmak değil, yok etmek istiyordu. Bu acele, bu dengesizlik...

Bir çatlak yarattı.

Naya'nın göğsünde, derinlerde bir şey kıpırdadı.

Önce çok hafifti. Bir sıcaklık. Sonra bir baskı. Sanki içinden bir nefes yükselmek istiyor ama yıllardır tutuluyordu. Kalbi hızlandı. Kulaklarında bir uğultu başladı.

Hayır...
Henüz değil...

Ama beden karar vermemişti.
Bilinci vermişti.

Kadim eş yeniden saldırmak üzereyken Naya elini kaldırdı.

Refleks değildi bu.
İçgüdü de değildi.

İrade.

Atılan tekme, havada kaldı.

Ayna boyutu titredi. Sanki mekân bile ne yapacağını bilememişti. Kadim eş dondu. İlk kez yüzündeki ifade değişti—öfke yerini saf bir şaşkınlığa bıraktı.

"Ne... ne yaptın sen?"

Naya ayağa kalktı.

Acı hâlâ bedenindeydi ama artık onu yönetmiyordu. Dizleri titremiyordu. Omuzları çökmemişti. Kadim eşi tek hamlede duvara savurduğunda bu bir patlama gibi olmadı—kesin, sessiz ve geri dönüşsüzdü.

Eli boğazına kapandığında Kadim eşin nefesi kesildi.

"Şimdi ne olacak?" dedi Naya. Sesi sakindi. Neredeyse yumuşak.

Kadim eşin gözleri onun yüzüne kilitlendi. Orada gördüğü şey, dehşetin kendisiydi.
"Sen..." diye kekeledi. "Sen insan değilsin... O gözler... O soy—"

Naya'nın gözleri tamamen sarıya dönmüştü.

Işık gibi parlamıyordu. Aksine, karanlığın içinden yanıyordu. Derin, kadim ve aç bir parıltıydı bu. Mühür uyanmıştı. Artık saklanmıyordu.

Ayna boyutu çatladı. Yansımalar paramparça oldu. Kadim eş çırpındı; gücü vardı ama hakimiyeti

yoktu artık.

Naya başını hafifçe eğdi.
"Ben senin gibi değilim," dedi.
"Ben kontrolümü kaybetmiyorum."

Parmaklarını sıktı.

Kadim eşin bilinci karardı.

Sessizlik çöktü.

Naya olduğu yerde kaldı. Nefesi yavaş yavaş normale dönerken gözlerindeki sarı ışık sönmedi. Çünkü bu bir patlama değil, bir uyanıştı.

Ve uyanan şey...
artık geri uyumazdı.

Naya aynanın karşısında duruyordu.

Yansımasına bakmak istemiyordu ama bakışları kaçmıyordu. Gözleri hâlâ sarıydı. Solmuyor, sönmüyordu. Aynanın içindeki kız ona yabancıydı—ama gözlerini kaçırdığında da gitmiyordu. "Bu ben miyim..." diye fısıldadı.

Tam o anda—

Omzunda bir şey yandı.

Bir ateş gibi değil. Daha kötüsü. Derinin altından yükselen, kemiğe işleyen bir acıydı bu. Naya çığlık atamadı. Dizlerinin bağı çözüldü, aynanın önünde sendeledi.

Eli omzuna gitti.

Mühür...

Aynada gördü.

Mühür ışık saçmıyordu. Yanıyordu. Kızıl-altın arası bir parıltı, etini değil ruhunu yakıyordu. Acı dalga dalga yayıldı. Gözleri karardı ama bayılmadı.

Çünkü zihni...
Açılıyordu.

Sesler geldi.

Ama dışarıdan değil.

İçinden.

Hayır—başkasından.

Mihrez...

Bu bir fısıltı değildi. Dudaklarından çıkmamıştı. Ama yankılanmıştı.

Mihrez, kadim tapınağın alt salonundaydı.

Taş duvarlar, eski mühürler, kanla yazılmış anlaşmalar... Orada yalnızdı. Elini eski bir sembolün üzerine koyduğu anda omzunda aynı yanma patladı.

Nefesi kesildi.

"Ne—"

Diz çöktü. Omzundaki mührün olduğu yer, ateş gibi yanıyordu. Ama bu, onun gücünün çağrısı değildi.

Bu... başka birine aitti.

"Naya..." dedi dişlerinin arasından.

Tam o anda—

Mihrez.

Ses.

Net.

İçinde.

Gözleri büyüdü. Elini taş zemine bastı.
"Bu... mümkün değil," diye fısıldadı. "Henüz—"

Canım yanıyor.

Bu kez ses titriyordu. Korkuyordu. Ama hâlâ direniyordu.

Mihrez ayağa fırladı. Kalbi göğsünü yumrukluyordu.
"Konuşma," dedi sertçe. "Odaklanma. Neredesin?"

Sessizlik.

Sonra—

Ayna... kırık... karanlık...

Mihrez'in yüzü sertleşti.
"Ayna boyutu," dedi. "Kıpırdama. Geliyorum."

Naya yere çökmüştü.

Omzundaki mühür hâlâ yanıyordu ama artık acı tek başına değildi. Yanmanın altında bir bağ vardı. Bir hat. Bir yol.

Mihrez... duyuyor beni.

Bu düşünce onu korkutmalıydı.

Ama rahatlatmıştı.

"Gitme," dedi zihninden. "Lütfen..."

Yanık hafifledi.

Ayna titredi.

Ve o an, aynanın içinden gelen karanlık geri çekildi. Sanki bir şey—ya da biri—yaklaştığını hissetmişti.

Mihrez saray odasında belirdiğinde hava hâlâ yerindeydi.

Her şey olması gerektiği gibiydi.
Yatak bozulmamıştı. Perdeler kıpırdamıyordu. Odanın içinde bir saldırının, bir kaosun izi yoktu.

Ama Naya yoktu.

Mihrez bir adım attı. Sonra bir adım daha. Gözleri odayı taradı; hızlı değil, dikkatliydi. Güçlü bir şey olmuştu ama izi silinmişti. Bu onu huzursuz etti.

Tam o sırada gözü aynanın önünde duran siyah sabahlığa takıldı.

Naya'nın sabahlığı.

Yerde değildi. Savrulmamıştı.
Düzenliydi.

Mihrez durdu.

Bu bir kaçış değildi.
Bu... çekilmeydi.

Aynaya yaklaştı. Elini kaldırmadı. Dokunmadı. Sadece baktı.

Ayna... derindi.

Yüzeyi sıradan bir cam gibi görünüyordu ama içindeki karanlık hareketsizdi. Fazla hareketsiz. Mihrez gözlerini kıstı.

"Kadim eş..." diye mırıldandı.

Anladı.

Bu ayna bir geçit değildi artık. Üzerinde çok eski, çok katmanlı bir büyü vardı. Kırmaya çalışsa kırardı—ama bedeli ağır olurdu. Ve içeridekine zarar verirdi.

Kadim eş, kendi gücüyle değil; denk bir güçle mühürlemişti burayı.

Mihrez dişlerini sıktı.

"Zaman kazanmaya çalışıyor," dedi kendi kendine.

Ama bu onu durdurmazdı.

Omzundaki mühür hâlâ yanıyordu. Mihrez gözlerini kapattı. Nefesini yavaşlattı. Gücünü bastırdı; zorlamadı.

Sonra... sesini gönderdi.

Naya.

Bu bir emir değildi. Bir çağrıydı. Sessizlik.

Bir an.

Sonra—zayıf ama net bir titreşim. Mihrez derin bir nefes aldı.

Beni duyuyorsan, korkma, dedi zihninden.
Seni bulacağım. Ama acele etmeyeceğim.

Aynaya bakmayı sürdürdü.

Olduğun yerde kal. Gücünü zorlamaya çalışma. O büyü kırılabilir... ama yanlış zamanda değil. Bir duraksama.

Sonra Naya'nın sesi, titrek ama hâlâ kendine aitti:

Buradayım... ama çıkamıyorum.

Mihrez'in çenesi gerildi.

Biliyorum, dedi sakin ama kararlı.
O ayna seni tutuyor. Ama beni durduramaz.

Bir adım geri çekildi. Odayı son kez süzdü. Siyah sabahlığa tekrar baktı.

Geliyorum, dedi zihninden.
Ve bu sefer... yalnız değilsin.

Bağ sustu.

Ama mühür hâlâ yanıyordu.

Ve Mihrez, bunun bir kurtarma değil—bir savaşın başlangıcı olduğunu biliyordu.

Mihrez aynanın karşısında durduğunda artık acele etmiyordu.

İlk denemeyi yapmıştı.

Avucunu aynaya bastığı an, omzundaki mühür bir kez daha yanmış; güç aynaya çarpmış ama geri sekmişti. Cam çatlamamıştı bile. Sadece yüzeyde, suda oluşan dalgaya benzer bir titreşim yayılmıştı.

Bu bir savunma değildi.
Bu... kilitti.

Mihrez elini geri çekti. Nefesi ağırdı. Gücünü zorladığını hissediyordu. Bir kez daha denese aynayı kırabilirdi—ama içerideki her şeyi de paramparça edebilirdi.

"Niyetin buymuş," diye mırıldandı.

Kadim eş, aynayı yalnızca mühürlememişti.
Zamana bağlamıştı.

Bu tür büyüler tek bir iradeyle kırılmazdı. Katman katmandı. Sabır isterdi. Ve... bilgi.

Mihrez arkasını döndü. Odanın içinde bir an durdu. Sonra karar vermiş gibi başını kaldırdı. "Cadılar," dedi kendi kendine.

Sarayın altında, herkesin bilmediği bir geçit vardı.

Mihrez oradan geçtiğinde hava değişti. Taşlar daha nemliydi. Duvarlara işlenmiş semboller krallık dilinde değildi.

Daha eskiydi. Daha az düzenli. Ve daha dürüst.

Yuvarlak bir salonun ortasında, üç kadın bekliyordu.

Cadılar.

Ne diz çöktüler ne de selam verdiler. Sadece baktılar.

"Geç kaldın," dedi ortadaki, sesi kuru bir taş gibi.
"Ve yalnız değilsin." Mihrez kaşlarını çattı.
"Bunu nereden biliyorsun?"

Kadın gülümsedi.
"Yanık kokusundan."

Mihrez omzundaki mührün hâlâ sızladığını fark etti.
"Ayna boyutuna mühürlenmiş biri var," dedi doğrudan.
"Kadim, çok katmanlı. Kırılmıyor."

Cadılardan biri başını eğdi.
"Çünkü kırılmak için yapılmamış."

Sessizlik.

"Zamana bağlanmış," diye devam etti kadın.
"İçerideki varlık yaşadıkça mühür çalışır. Korku, direnç, bilinç... hepsi yakıt."

Mihrez'in yüzü gerildi.
"Onu orada bırakamam."

"Bırakamazsın," dedi cadı sakince.
"Ama acele edersen onu yakarsın." Bir adım attı Mihrez.
"Ne istiyorsunuz?"

Kadınlar birbirine baktı.

"Bedel," dedi ortadaki.
"Ve sabır."

Cadıların verdiği şey bir anahtar değildi. Bir ritimdi.

Aynaya her dokunduğunda Mihrez gücünü değil, zamanını bırakacaktı. Her deneme onu biraz daha yoracak, mührü biraz daha inceltecekti.

Ama günler alacaktı.

Belki geceler.

Ve bu sırada Naya içerideydi.

Mihrez aynanın karşısına her döndüğünde elini camın üzerine koydu. Gücünü zorlamadı. İtti. Dinledi. Bekledi.

Her seferinde omzundaki mühür yandı.
Her seferinde biraz daha uzun sürdü.

Ve her seferinde zihninden tek bir şey geçti:

Dayan.

Yuvarlak salon sessizdi.

Mihrez konuşmayı bitirdiğinde cadılar cevap vermedi. Alevler titredi, gölgeler duvarlarda uzadı. En sonunda ortadaki cadı başını kaldırdı. Gözleri yaşlı değildi ama çok şey görmüş gibiydi.

"Gücün yeter," dedi yavaşça.
"Zamanın da var. Ama bedelsiz olmaz." Mihrez kıpırdamadı.
"Ne istiyorsunuz?"

Cadı gülümsedi. Bu bir memnuniyet gülümsemesi değildi.

"Senden bir parça," dedi.
"Ama güç değil."

Diğer cadı söze girdi.
"Hatıra da değil. Onlar kolaydır." Üçüncüsü, en sessizi, nihayet konuştu:
"Kontrol."

Mihrez'in kaşları çatıldı.
"Ne demek bu?"

Ortadaki cadı ayağa kalktı. Yavaşça ona yaklaştı. Aralarındaki mesafe neredeyse saygısızdı. "Onu bulduğunda," dedi fısıltıyla,
"onu çekip alamayacaksın."

Mihrez'in nefesi ağırlaştı.

"Bağınız var," diye devam etti cadı.
"Mühür uyanıyor. Onu çağırabilirsin, koruyabilirsin... ama yönlendiremeyeceksin."

Bir adım geri çekildi.

"Onu kurtardığında," dedi diğer cadı,
"kendi iradesiyle yanında kalacak ya da gidecek."

Sessizlik.

Bu, Mihrez'in alışık olduğu bir bedel değildi.

"Bu saçmalık," dedi sertçe.
"Ben—"

"—bir cin hükümdarısın," diye kesti cadı.
"Ve ilk kez senden hak iddia etmemen isteniyor."

Ortadaki cadı gözlerini kısmıştı.
"Eğer bu ritüeli kabul edersen," dedi,
"Naya senin koruman altında olacak. Ama sahipliğinde değil."

Mihrez'in omzundaki mühür zonkladı.

Naya'nın aynadaki bakışı geldi aklına. Korkusu. Ama ilk kez uyanan gücü.

Kendi sesiyle konuşması.

"Ya kabul etmezsem?" diye sordu.

Cadı başını yana eğdi.
"O zaman zaman kazanırsın," dedi sakinlikle.
"Ve onu kaybedersin."

Mihrez gözlerini kapattı.

Bu bir savaş değildi.
Bu bir tercihti.

Gözlerini açtığında sesi daha alçaktı:
"Kabul ediyorum."

Cadılar geri çekildi. Alevler bir anlığına yükseldi. "Bedel alındı," dedi ortadaki.
"Artık mühür kırılabilir." Ama Mihrez şunu biliyordu:

Bu bedel, aynayı değil...
onu çatlatmıştı.

Mihrez odasına döndüğünde kapıyı kapatmadı.

Sessizliğin içeri girmesine izin verdi.

Cadıların sözleri hâlâ zihnindeydi. Kontrol.
Onu bırakması istenmişti. Gücünü değil—alışkanlığını.

Aynanın karşısına geçti. Elini kaldırmadı. Dokunmadı. Bir an için, kırabilirdi.
Biliyordu. Bedelini ödeyerek.

Ama durdu.

"Eğer seni zorla alırsam," dedi boşluğa,
"kendimden bir şey kalmayacak."

Bu düşünce onu şaşırttı.

İlk kez bir kaybı önceden kabul ediyordu.
Zafer ihtimali olmadan. Omzundaki mühür sızladı. Bu sefer karşı koymadı.


Acıya izin verdi.

"Dayan," dedi zihninden.
Ama bu bir emir değildi. Bir ricaydı. Cevap gelmedi.

Ve Mihrez, bunu hak ettiğini düşündü.

Ayna boyutu sessizdi ama boş değildi.

Naya bunu yürürken fark etti. Ayak sesleri yankılanmıyordu. Zemin ona göre şekil alıyordu. Sanki mekân, onun varlığını ölçüyordu.

Kadim eş hâlâ yerdeydi. Bilinci kapalıydı.
Ama Naya artık ona bakmıyordu.

Cam yüzeye yaklaştı. Yansıması gecikmeli geldi. Bir an sonra gözleri onun gözlerine kilitlendi.

"Bu ben miyim?" diye sordu. Yansıma cevap vermedi.

Ama omzundaki mühür, çok hafif bir titreşimle karşılık verdi. Naya geri çekilmedi.

Elini aynaya koydu. İlk kez korkarak değil—merakla.

Bir şey itmedi onu.
Bir şey çekmedi. Ayna sadece... kabul etti.

Naya nefesini tuttu. Zihninin bir köşesinde Mihrez'in sesini hatırladı. Acelem yok. "Ben de acele etmeyeceğim," dedi fısıltıyla.

Aynanın derinliklerinde bir çizgi belirdi.
Çatlak değildi. Daha çok... dikiş gibi.

Naya hissetti:
Bu yer onu tutuyordu.
Ama artık tamamen kapatmıyordu. Kadim eş kıpırdamadı.

Ama ayna, Naya'yı ilk kez içeride değil, merkezde konumlandırdı.

Oda, beklediğinden daha sessizdi.

Perdeler kapalıydı. Hava hâlâ Naya'nın kokusunu taşıyordu ama kendisi yoktu. Mihrez'in bakışları istemsizce aynaya kaydı.

Cam...
Sağlamdı.

Ama doğru bakınca belli oluyordu.

Ayna yüzeyinde çok eski bir büyünün izleri vardı. Katmanlı, sabırlı, inatçı. Kadim eş işi şansa bırakmamıştı.

Mihrez aynaya yaklaştı. Elini kaldırmadı. Dokunmadı.

Siyah sabahlık, aynanın önünde yere düşmüştü.

Bu detay...
Onun boğazını sıktı.

Naya. Alınmıştı.

Odanın içini dolaştı. Bir şey aramıyordu aslında. Zaman kazanıyordu. Kendini sakinleştiriyordu. Cadıların sözleri kulaklarında yankılandı.

Onu çekip alamayacaksın.

Aynanın karşısında durdu.

Zihnini açtı.

Bu bir çağrı değildi. Zorlama hiç değildi. Sadece bağın olduğu yere dokunmak gibiydi. Hafifçe. Saygıyla.

Naya.

Cevap gelmedi.

Bir an için kalbi sıkıştı. Ama vazgeçmedi. Gücünü yükseltmedi. Geri çekmedi de.

Buradayım, dedi zihninden.
Korkma. Acelem yok. Seni bulacağım.

Bu kez...
Bir şey kıpırdadı.

Çok zayıf. Bir yankı gibi.

Mihrez nefesini tuttu.
Bu bir cevap değildi. Ama bir reddiye de değildi.

Aynanın içindeki büyü titreşti. Camda, çıplak gözle fark edilemeyecek kadar ince bir çizgi belirdi. Anında kayboldu.

Mihrez gülümsedi. İlk kez.

"Tamam," dedi sessizce.
"Başladık."

Ve Mihrez, ilk kez gerçekten hazırdı. Ayna uzun süredir ilk kez sessiz değildi.

Naya camın karşısında durmuştu. Beklemekten yorulmuştu ama yerinden ayrılmıyordu. Omzundaki mühür sızlıyor, kalbi ritmini şaşırıyordu. Aynanın derinliğinde bir şeylerin hareket ettiğini hissediyordu; henüz göremediği ama yaklaşan bir şeyin...

"Mihrez..."
Adı dudaklarından farkında olmadan döküldü. Tam o anda ayna titreşti.

İlk çatlak, ince bir çizgi gibi belirdi. Sonra bir tane daha. Camın yüzeyi su gibi dalgalandı. Naya geri çekilmedi. Korkusu vardı ama kaçmadı. Çünkü bu korkunun içinde... umut vardı.

Aynanın dışından Mihrez'in sesi duyuldu.
Derin, net, kararlı.

Eski kelimelerdi bunlar. Zamanın altından çekilip çıkarılmış, yalnızca kilitler için kullanılan sözcükler. Her hecesi aynaya çarpıyor, büyüyü zorluyordu.

Mihrez elini camın üzerine koyduğunda bu kez geri itilmedi. "Artık yeter," dedi alçak bir sesle.
"Seni bırakıyorum."

Son kelimeyle birlikte ayna çatladı.

Cam parçalanmadı; iki yana açıldı. Aradaki boşluk karardı, sonra yavaşça aydınlandı.

Ve Mihrez, aynanın içinden Naya'ya doğru bir adım attı. Bir an boyunca kimse konuşmadı.

Naya'nın gözleri dolmuştu. Yüzünde aynı anda iki duygu vardı:
Korku...
Ve onu görmenin verdiği tarifsiz özlem.

Mihrez ise bakışlarını ondan alamıyordu. Naya buradaydı. Sağdı. Ama... değişmişti. Gözlerinin derinliğinde daha önce olmayan bir şey vardı. Daha eski. Daha güçlü.

Bu fark ediş, kalbini sıkıştırdı. "Naya..." dedi.

O anda Naya dayanamayıp ona doğru yürüdü. Bir adım, sonra bir tane daha...
Ve kendini Mihrez'in kollarına bıraktı.

Sımsıkı sarıldı.

"Seni..." sesi titredi, "beni bırakmadın."

Mihrez'in kolları istemsizce etrafında kapandı. Onu tutmak değil bu—kaybetmemekti.

Naya başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı. Bir an tereddüt etti. Sonra yüzüne baktı; tüm korkularına rağmen.

Ve dudaklarına yapıştı.

Mihrez için dünya durdu.

Saray yoktu.

Ayna yoktu.

Cadılar, büyüler, bedeller...
Hiçbiri yoktu.

Sadece Naya vardı.

Onu geri çekmedi. Sahip olmaya çalışmadı.
Sadece karşılık verdi.

O an anladı.

Ona sahip olamayacaktı belki.
Ama kalpleri... aynı ritimde atıyordu.

Bu yeterliydi.

Öpüşme yavaşça sona erdiğinde Naya alnını onun göğsüne yasladı. Nefes nefeseydi. "Kadim eş..." dedi fısıltıyla.
"İçeride. Baygın."

Mihrez'in yüzü bir anda ciddileşti. Başını kaldırdı. Bakışları sertleşti ama ses tonu sakindi. Arkasına dönüp tek bir emir verdi:

"Onu bulun," dedi.
"Zindana atın. Kimseyle konuşturmayın." Adamlar hiç soru sormadan harekete geçti.

Oda yeniden sakinleştiğinde Mihrez Naya'ya döndü.

"Bitti," demedi.
"Geçti," demedi.

Sadece elini tuttu.

Ve Naya, ilk kez gerçekten güvende olduğunu hissetti.

Ama ikisi de biliyordu:
Bu bir son değil...

Bu, birlikte yürünecek yeni bir yolun başlangıcıydı.

Kadim eş aynadan çıkarılıp götürüldükten sonra oda bir anda boşalmıştı.
Sessizlik bu kez huzurlu değildi.

Mihrez kapıya yöneldiğinde Naya irkildi. Onu izledi. Gidişini değil, ayrılış ihtimalini gördü.

"Zindana gitmem gerekiyor," dedi Mihrez.
Sesi sakindi ama karar kesindi. "Onu sorgulamadan bu bitmez."

Naya bir an durdu. Sonra dayanamayıp ona doğru yürüdü ve kollarını beline doladı. Yüzünü göğsüne yasladı. Sesindeki titremeyi gizleyemedi.

"Beni bırakma," dedi fısıltıyla.
"Çok korkuyorum."

Mihrez başını eğdi. Onu kendine biraz daha yaklaştırdı. Elini saçlarının arasına soktu, alnını

saçlarına dayadı.

"Bırakmam," dedi.
Sonra duraksadı. Bir karar daha verdi. "Benimle gel."

Naya başını kaldırdı, şaşkınlıkla baktı. "Zindana?"

"Evet," dedi Mihrez. "Ama orada olacaklardan korkma. Yanımda olacaksın. Tamam mı?"

Naya birkaç saniye düşündü. Gözlerinde hâlâ korku vardı ama onun arkasında... güven belirmişti. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Tamam," dedi.
Ve elini onun elinin içine yerleştirdi. Zindana geçiş, saraydaki hiçbir yere benzemiyordu.

Işık kırıldı. Hava ağırlaştı. Adım attıkları anda burunlarına keskin bir koku doldu—pas, çürümüş taş ve eski kanın karışımı. Naya refleksle nefesini tuttu.

Zemin nemliydi. Duvarlar karanlıktı. Meşaleler vardı ama ışıkları saraydakiler gibi sıcak değildi. Titrek, kirli ve boğucuydu.

Etraflarında hücreler uzanıyordu. Bazıları boştu. Bazılarından fısıltılar yükseliyordu. Kiminden inilti... kiminden kahkaha.

Naya irkildi. Mihrez'in koluna biraz daha sokuldu.

"Burası..." dedi, cümleyi tamamlayamadı.

"Zindan," dedi Mihrez kısa bir sesle.
"Unutulanların yeri."

Yerde eski kemikler vardı. Zincirler paslanmıştı. Bazı hücre kapılarının önünde ne oldukları ayırt edilemeyen kalıntılar saçılmıştı. Naya bakmamaya çalıştı ama gözleri kaçamıyordu.

"Bakmak zorunda değilsin," dedi Mihrez.
"Elimi bırakma yeter." Naya başını salladı. Elini daha sıkı tuttu.

En dipteki hücrenin önünde durdular.

Kapı kalındı. Üzerinde eski mühürler vardı. Cadı büyüsüyle desteklenmişti. İçerisi sessizdi.

"Burada," dedi Mihrez.

Naya derin bir nefes aldı. Korkusu hâlâ vardı ama artık kaçmak istemiyordu. Yanında olduğu sürece... dayanabileceğini hissediyordu.

Mihrez kapıya doğru bir adım attı.

"Hazır mısın?" diye sordu, bu kez ona bakarak.

Naya gözlerini kaldırdı.
Korkuyordu, evet.
Ama yalnız değildi.

"Hazırım," dedi.

Kapı açılırken zindanın karanlığı bir adım daha derinleşti.

Kadim eş ve Zehvar yan yana zincirlenmişti. Aynı duvara. Aynı soğuğa. Ama aynı korkuya değil.

Kadim eş çığlık çığlığa bağırıyordu. Sesi hücreyi dolduruyor, duvarlardan geri dönüp kendisine çarpıyordu. Gözyaşları yüzünden akıyor, kelimeleri hırçınlaşıyordu.

"Onu sen mahvettin!" diye haykırdı Naya'yı görür görmez.
"İnsan kırıntısı! Hiçbir yere ait değilsin!" Zehvar suskundu. Başını eğmişti. Gözleri hareketliydi ama ağzı kapalıydı. Casusluk böyle bir şeydi

—konuşmamak da bir sanattı.

Mihrez tek kelime etmeden ilerledi. Her adımı ağırdı. Öfkesi yüzüne vuruyordu ama sesi çıkmıyordu. Bu sessizlik, Kadim eşi daha çok delirtiyordu.

"Beni onun için zincire vurdun!" diye ağladı kadın.
"Ben senin kadim bağındım!"

Mihrez'in parmakları yumruk oldu. Bir an için... çok kısa bir an için, karanlık kıpırdadı. Ama kendini

tuttu. Sorularını sordu. Net. Keskin. Kaçamak kabul etmeyen cin sorularıydı bunlar.

Zehvar sonunda konuştu.
İsimler verdi. Yollar anlattı. Kime ne sızdırıldığını, hangi mühürlerin bilerek zayıflatıldığını...

Sorgu uzadıkça zindan ağırlaştı. Saatler geçti. İhanetin şekli netleşti. Kadim eş bir noktada sustu.
Sonra... gülümsedi.

Bu gülümseme Naya'ya bakıyordu.

"Bak," dedi fısıltıyla. "Ne olduğumu unutmadın, değil mi?"

Ve sinsice...
Sureti değişti.

Cin formu karanlıktan fırladı. Keskin. Yabancı. Çirkin.

Mihrez refleksle öne atıldı.
Naya'nın önünde durdu. Elini kaldırdı. Görüşünü kapadı. "Bakma," dedi sertçe.

Ama çok geçti.

Naya bir anlığına da olsa görmüştü. Zindanda sessizlik oldu.

Naya'nın nefesi titredi...
Sonra durdu. Mihrez arkasından gelen sesi duydu.

"Canım..." dedi Naya.
Sesi sakindi. Şaşırtıcı derecede sakindi. "Artık korkmuyorum."

Mihrez dönüp baktı.

Naya bir adım öne çıktı. İlk kez sorguda söz alıyordu. Gözleri kararlıydı. Omzundaki mühür sessizdi ama uygundu.

"Beni o hâlinle korkutabileceğini sandın," dedi Kadim eşe bakarak.
"Ben aynanın içinde parçalanmadım. Buradayım."

Kadim eşin gülümsemesi söndü. Naya derin bir nefes aldı.

"Ve senin ihanetin..."
"...benim sonum değil."

Zehvar başını kaldırdı. İlk kez.

Mihrez, Naya'ya baktı.

O artık eski Naya değildi.
Ve bu... onu hem ürkütüyor hem gururlandırıyordu. Zindan, kararını çoktan vermişti.

Sorgu sona erdiğinde zindanda ağır bir sessizlik kaldı.
Zincirler hâlâ gerilmişti ama bağırışlar dinmişti. Kadim eş başını öne eğmişti; Zehvar'ın bakışları ise kaçacak yer arıyordu.

Mihrez bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra Naya ona döndü.

Yavaşça... ama kararlı bir adımla yanına geçti. Artık geride durmuyordu. Omuz omuzaydılar. "Canım," dedi sakince.
"İhanetlerinin bedelini açıklar mısın?"

Bu tek cümle, zindanın havasını değiştirdi.

Mihrez başını eğdi. Naya'nın elini tuttu. Herkesin görebileceği şekilde, saygıyla...
Ve elinin üzerine dudaklarını bastırdı.

Sonra doğruldu.

Sesi artık sorgu sesi değildi.
Bu, padişahın sesiydi.

"Duyun," dedi.
"Fermanımdır."

Zincirler hafifçe titreşti.

"Kadim bağını bozan," dedi bakışlarını kadim eşe çevirerek,
"ihanetiyle sarayı ve tacı tehdit eden, aynalar arasında savaş açan kadim eş..."

Bir an durdu.

"Ebedî zindana mahkûm edilmiştir. Gücü mühürlenecek, adı silinecek. Ne sarayda ne dünyalar arasında anılacaktır."

Kadim eş başını kaldırdı ama gözlerinde artık öfke yoktu.
Sadece geç kalmış bir fark ediş vardı. Mihrez bu kez Zehvar'a döndü.

"Casus cin Zehvar," dedi soğuk bir netlikle.
"İhaneti sabit görülmüştür."

Zehvar dizlerinin üzerine çöktü.

"Bilgisi alınacak," dedi Mihrez.
"Sonra özü dağıtılacak. Geri dönüşü olmayacak." Zindan kararını kabul etti.

Mihrez sözlerini bitirdiğinde eli hâlâ Naya'nın elindeydi.
Onu bırakmadı.

Naya başını hafifçe kaldırdı. Gözlerinde korku yoktu.
Sadece bilinç vardı.

Ve o an herkes şunu anladı:

Bu artık sadece Mihrez'in hükmü değildi.
Bu, birlikte verilen bir karardı.

Zindanın kapısı kapandığında dünya biraz daha küçüldü.
Geriye sadece ikisi kaldı.

Mihrez Naya'ya baktı.
Onu karşısında görmek hâlâ gerçek gibi gelmiyordu.

"Kalbin hâlâ hızlı atıyor," dedi.
Sesindeki yumuşaklık, bütün karanlığı geride bırakıyordu.

Naya farkında olmadan elini göğsüne götürdü.
"Sen geldiğinde durdu sandım," dedi.
Sonra hafifçe gülümsedi. "Meğer sadece seni bekliyormuş."

Mihrez bir adım yaklaştı.
Bu kez tereddüt etmedi. Parmakları Naya'nın elini buldu. "Seni bekletmemeliydim," dedi alçak bir sesle.
"Bunu bana bir daha hatırlatma." Naya başını iki yana salladı.
"Hayır," dedi. "Beni aldığın an... her şey geçti."

Bir an sessiz kaldılar.
Bu sessizlik ağır değildi. Sarar gibiydi.

"Aynanın içindeyken," dedi Naya,
"sadece korkmadım... seni özledim." Bu söz Mihrez'in nefesini kesti.
Elini biraz daha sıktı.

"Ben de," dedi.
"Ve bu, sandığımdan daha tehlikeli bir şeymiş."

Naya başını kaldırdı. Göz göze geldiler.
"Pişman mısın?" diye sormadı.
Cevabı bakışlarında buldu.

Mihrez alnını onun alnına yasladı.
"Hayır," dedi.
"Çünkü seni kurtardığım an değil...
şu an, burada durduğun an içimi rahatlattı."

Naya gözlerini kapattı.
"Yanında durabiliyorsam," dedi fısıltıyla,
"başka hiçbir yere ait olmam gerekmiyor."

Mihrez dudaklarını onun saçlarına bastırdı.
Uzun, sessiz bir an.

"Bunu senden istemeyeceğim," dedi.
"Ama bilmeni istiyorum...
benim için artık yalnız değilsin."

Naya gülümsedi.
Bu gülümseme, korkudan değil; kabullenişten doğdu.

"Elim sende," dedi.
"Bırakmam."

Sessizlik geri döndü.

Ama bu kez sessizlik, iki kalbin aynı ritimde attığını biliyordu.

Mihrez başını azıcık eğdi.
Naya bunu fark etti ama geri çekilmedi.

Aralarındaki mesafe kendiliğinden kapandı.
Öpücük acele değildi. Ne tutkulu ne de talepkâr.
Sanki ikisi de buradayım demek için dudaklarını buluşturmuştu.

O an Naya'nın içi ısındı.
Göğsünün tam ortasında, tanıdık ama daha derin bir sıcaklık yayıldı. Sonra...
o sıcaklığın altından ince bir sızı geçti.

Naya irkildi.

Mihrez fark etti.
Öpücüğü hemen bozmadı ama nefesi değişti.

"Ne oldu?" diye fısıldadı.

Naya elini göğsüne bastırdı.
"Bir şey... geçti," dedi.
"Sanki biri... içimden bir ip çekti." Mihrez'in bakışları bir an karardı.
Çok kısa bir an.

"Acı mı?" diye sordu.

Naya başını iki yana salladı.
"Hayır," dedi.
"Daha çok... bir hatırlatma gibi." Sustu.
Sonra ekledi:

"Yalnız değildin... değil mi?"

Mihrez cevap vermedi.
Elini Naya'nın ensesine koydu, başını alnına yasladı. "Henüz değil," dedi sadece.
"Ama bunu hissedeceğini biliyordum."

Naya gözlerini kapattı.
Korku gelmedi. Şaşırtıcı biçimde, gelmedi.

"Geçer," dedi.
"Sadece... sen buradayken."

Mihrez onu biraz daha kendine çekti.
Bu kez öpücük alnına konduruldu. Koruyucu, sessiz. Ama ikisi de biliyordu:

O gölge gelmişti.
Henüz karanlık değildi.
Ama artık yok sayılabilecek kadar da küçük değildi. Ve bu sahne,
tam da bu yüzden
bitti.

Ama Mihrez'in sessizliği, içindeki soruyu daha da büyüttü.

"Benden sakladığın şey," dedi sonunda,
"sadece sana ait değil artık."

Mihrez başını kaldırmadı.
"Bunu bilmek istemezsin."

Naya bir adım yaklaştı.
"Ben aynanın içinde hayatta kaldım," dedi.
"Artık neyi bilip bilmeyeceğime

ben karar veririm."

Bu kez Mihrez sustu.
Kaçmadı.
Ama anlatmadı da.

O an Naya'nın omzundaki mühür hafifçe sızladı.
Ne acıydı ne sıcak...
Sanki bir kapı aralanmış gibiydi.

Ve bir ses duydu.

Tek bir ses değil.
Birden fazla.
Fısıltı gibi ama buyurgan.

"Duyması gereken o."

Naya irkildi.
"Kim...?" diye fısıldadı.

Mihrez başını kaldırdı.
Yüzü bir an sertleşti.

"Hayır," dedi boşluğa.
"Bunu ona söylemeyecektiniz."

Sesler umursamadı.

"Bedelin yarısı zaten onun üzerinde."

Naya nefesini tuttu.
Sesler bu kez doğrudan ona konuştu.

"Seni aynadan çıkarmak için bir anlaşma yapıldı, Naya."

Gözleri Mihrez'e kaydı.
"Ne anlaşması?" diye sordu.

Sessizlik oldu.
Sonra cadıların sesi netleşti:

"O seni koruyacak."
"Ama sana sahip olmayacak."

Naya'nın kalbi sıkıştı.
"Ne demek bu?"

"Onun gücü, senin sınırında duracak."
"Seni koruyacak, kollayacak, ama yönlendirmeyecek."
"Sen onun koruması altındasın."

Kısa bir duraksama oldu.
Sonra cümle geldi.
Net. Keskin. "Ama sahipliğinde değil."

Naya başını yavaşça Mihrez'e çevirdi.

"Bunu mu kabul ettin?" diye sordu.
Sesi titremiyordu.
Bu, onu daha tehlikeli kılıyordu. Mihrez cevap vermedi.
Sessizliği, cevaptı.

"Yani," dedi Naya,
"beni kurtarmak için... beni kendinden bile esirgedin."

Mihrez bir adım yaklaştı.
"Bu bir fedakârlık değil," dedi.
"Bu bir sınır."

Naya gülümsedi.
Ama gözleri doluydu.

"Beni seviyorsan," dedi,
"bunun bedelini yalnız sen ödemeyeceksin."

Cadıların sesi bir kez daha yükseldi.

"Artık o da biliyor."
"Anlaşma tamamlandı."

Sessizlik çöktü.

Naya Mihrez'in elini tuttu.
Bu kez ilk kez...
Mihrez çekilmedi.

"Koruman altında olmak," dedi Naya,
"sahip olunmamaktan daha güçlüdür."

Mihrez gözlerini kapattı.
"Bunu bilerek kabul ettim," dedi.

Ve ikisi de anladı:

Bu bağ,
aşk değildi sadece.

Bu,
iradeydi.

Koridorlar sessizdi.
Alevler alçaktan yanıyor, duvarlardaki gölgeler adımlarına eşlik ediyordu.

Naya yürürken Mihrez'in elini bırakmadı.
Parmakları hâlâ biraz titriyordu ama bu kez korkudan değil;
beklentiden.

"Bugün çok yoruldun," dedi Mihrez.
Sesi her zamanki gibi sakindi ama altında bastırılmış bir şey vardı.

Naya başını kaldırıp ona baktı.
"Yoruldum," dedi.
"Ama yalnız kalmak istemiyorum." Mihrez durdu.
O an, kararın eşiğindeydi.

"Eğer bu kapıdan girersek," dedi alçak bir sesle,
"geri dönüşü olmayan bir yakınlık olur."

Naya gülümsedi.
"Zaten çoktan geri dönülmez bir yerdeyiz."

Kapı kapandığında oda sıcakla doldu.
Alevler biraz daha yükseldi, sanki onları tanıyormuş gibi. Naya pencereden sızan geceye baktı.
Arkasında Mihrez'in durduğunu hissetti ama dönmedi. "Bana dokunurken," dedi yavaşça,
"korumuyorsun.
Sadece... benimle ol."

Bu söz, Mihrez'in nefesini kesti.

Yanına yaklaştı.
Ellerini Naya'nın beline koydu ama hemen çekmedi.
Sanki izin bekler gibiydi. "Şu an," dedi,
"seninle olmamak için her şeyimi zor tutuyorum."

Naya döndü.
Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu.

"Tutma," dedi fısıltıyla.

Dudakları buluştuğunda zaman ağırlaştı.
Öpüşme acele değildi.
Derin değildi.
Ama uzundu. Birbirlerini tanır gibi...
yeniden.

Mihrez alnını onun alnına dayadı.
"Canım," dedi kısık bir sesle.
"Bu gece seni incitmeyeceğim." Naya gülümsedi.
"Beni incitecek olan şey," dedi,
"benden uzak durman."

Bu kez Mihrez onu kendine çekti.
Sarılma sıkıydı.
Koruyucu değil, paylaşan bir sarılma.

Alevler titreşti.
Oda nefes alıyormuş gibiydi.

Giysiler yavaşça, acele etmeden...
kelimelerin arasından kayboldu.

Konuşmalar kesilmedi.
Fısıltılar vardı.
İsimler vardı.
Nefesler vardı.

Ve gece,
detayları saklayarak
 onları içine aldı.

Sabaha kadar.

More Chapters